ZARİFOĞLU’NU ANLAMAK

0

Sessiz ve içe dönük kişiliğiyle şiirlerindeki anlam örtüsü birleşince iç dünyasının niteliği ve zenginliği çoğunlukla net olarak anlaşılamayan Cahit Zarifoğlu‘nun günlüklerinin yer aldığı hatıra türündeki ”Yaşamak” kitabı, hiç şüphesiz onu anlayabilmek, onun iç dünyasına bir nebze dokunabilmek açısından cevher değerindedir.

Ne çok acı var!” (Sarıkamış, 1979) cümlesiyle başlar ‘Yaşamak‘ ve şöyle devam eder; ”…Ruhumuz dar bir şeridin içinden sızılarla geçiyor. Utançla yerle bir olarak hatırlıyorum. Senin sözlerini. En sade görünümlüsü bile fevkaladelikler olan dediklerini…” Bu cümlelerle Peygamberimizi anlatır Zarifoğlu. Esasında onun şiir ve hatta edebiyat anlayışı genel anlamda İslamî muhteviyat taşır. Bir röportajında şiir anlayışını şu sözlerle özetler Zarifoğlu; ”Şiirlerimi genellikle ifade ettiğiniz gibi örtülü manalı bulanlar çoğunlukta. Bu şiirin diline aşina olmayanların kolay kolay anlaması mümkün değil. Biraz gayretle anlaşılabilirler. Tarzım böyle. Buna rağmen isabetle belirttiğiniz gibi bu kapalı anlamın gerisinde İslamî bir muhteva mevcuttur. Hepsinde olmasa bile. Şiir anlayışım üzerine uzun boylu düşünmedim. Bu şekilde bir soruyla karşılaştığım zaman emin olun biraz bocalıyorum. Şunları söyleyebilirim; ilhama inanıyorum. Şiir ilhamla yazılıyor. Buna rağmen hemen her istediğimde, her oturduğumda şiir yazarım. Bu demek değil ki her an, her saniye yazıyorum, öyle değil. Demin şunu ifade etmek istedim; çok egzersizle şair, ilhamı bir bakıma eline geçiriyor sanki. İlhamı beklemiyor, fakat onu ihtiyaç duyduğu anda davet edebiliyor. Bu bir ustalık meselesi de olabilir. Buna öyle bakılabilir.” (Sohbet, Olcay Yazıcı, Türkiye, 10 Mayıs 1986)

Erken yaşlarında anne ve babasının ayrılmasının ardından çocukluğunun annesiyle geçtiği bilinen Zarifoğlu’nun babası Niyazi Zarifoğlu ile mektuplaşmaları da şüphesiz onun iç dünyasını anlamak açısından çok önemlidir. Belki de onun şiirini ve kişiliğini anlamak için evvela ondaki baba kavramını anlamak gerekir. Babasının ”Gözümün nuru Cahitciğim” diye başlayıp, ”babanız Niyazi Zarifoğlu” diye bitirdiği mektuplar baba-oğul ilişkisini göstermesi açısından çok kıymetlidir. Eşi Berat Hanım, eşinin vefatından yıllar sonra bir röportajında, onun kalabalığı çok sevmesine rağmen kalabalıklar içinde hep yalnız olduğunu ve bunun da çocukluğunda duyduğu baba özleminden kaynaklandığını düşündüğünü söylemiştir. (Neslihan Özer, 08.10.2014)

Buz dağının görünmeyen kısmının şiirini yazıyorum‘ diyen şair için esasında gerçek aşk kavramı da ilahî bir nitelik taşır. Günlüklerine bu durum şu cümlelerle yansır Zarifoğlu’nun; ”Hiç aşık olduk mu, neye aşık olduk, onu nasıl karşıladık? İçimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. Açıp gösterelim. Yine de anlatıyoruz ama. Bizi fark edince eşyaların arasına gizlenmeye çalışan bir böceğe benziyor anlattıklarım. Eşyayı kaldırınca kımıldamadan durduklarını görürsünüz. Söylediklerim bir defterin yaprakları arasına kıvrılmıştır. Sayfaları açtıkça onları göreceğimi sanıyorum ama anlıyorum ki asıl söylediğim şeylerdir altına gizlendiğim. Fark edilmesinden korktuklarım, kapandığım eşyalar oluyor anlattıklarım. Hep yürüyüşlerden söz etmişim, yüceltmişim, seslerin arkalarındaki sesleri aradığımı hatta duyduğumu anlatmışım. Acaba bir kez olsun duydun mu o sesi. O’nu kâinattaki bütün zerrelerin istese de istemese de andığını duymuş muyum hiç, yoksa içime gelmiş bir özlemi mi anlatmaya çalışıyorum…

Son olarak kelimelerle hayatımıza giren Zarifoğlu’nun kelimeye dair şu cümleleriyle bitirelim yazımızı; ”İnsan da dâhil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, ‘birden sevdim’ deriz, ya da ‘çok seviyor’ deriz, bakın kelimesiz anlayamıyoruz bu sevgiyi. Ve bu sevgi kelimeleri hangi tertip içinde kullanırsak kullanalım, yüksekliği, kelimenin yüksekliği kadardır ve ‘sevgi öldü’, ‘artık sevmiyor’ dediğimizde, sevgi kelimeyle çeker gider…

Yazan: Ayşe Nur Biçer

Bu yazı 9. sayımızda mevcuttur. Tüm hakları saklıdır © 2018 Mekan Dergi.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz