YÜZYILIN EN ÖZGÜR AŞKI: SIMONE DE BEAUVOIR

0
Roman, Felsefe, Biyografi ve Toplumsal yazıları ile ünlenen Fransız yazar Simone de Beauvoir. (1908-1986)

Simone de Beauvoir, gerçek aşka nazaran, gerçek olmayan aşktan söz etmeye daha çok zaman harcamıştır. Lakin bunun sebebi, gerçek aşka erişmenin zor olduğuna inanıyor olmasıydı. Bu yazıda Simone’nin gerçek aşkını ve bu aşka nasıl yer verdiğini okuyacaksınız…

2017’nin penceresinden bakıldığında, Beauvoir’ın gerçek aşka dair fikirleri oldukça demode ve karamsar görünüyor. Bunun bir sebebi, Beauvoir’ın görüşünün, erkek ve kadını, birçok okurda karşılık bulması muhtemel olmayan ikili bir zıtlık biçiminde sunmasıdır. Günümüzde kadınlar, 1949 senesine kıyasla, eğitime ve istihdama daha fazla erişebilmekteler ve aşkı yaşamın yegâne anlamı olarak görenlerin sayısı eskiye oranla çok daha az. Yapısal eşitsizlikler varlığını sürdürse de, erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilerin –erkeklerin veya kadınların hemcinsleriyle olan ilişkilerinin de- teorik olarak eşit bir zeminde gelişme şansı daha yüksektir.

Roman, Felsefe, Biyografi ve Toplumsal yazıları ile ünlenen Fransız yazar Simone de Beauvoir

Fakat yine de aşkı konu alan birçok kültürel tasvir (Puccini’den popüler kültüre kadar) aşkı, sınırların belirgin cinsiyet rolleri etrafına çizildiği, eşit olmayanlar arasındaki bir oyun -fethetme veya hükmetme, baştan çıkarma veya tuzağa düşürme- şeklinde betimlemeye devam ediyor. Bu gibi dinamikler, Beauvoir’a göre, aşkta gerçekliği imkansız kılıyor; ama neden?

SIMONE’YE GÖRE AŞK TOPLUM İÇİN NE İFADE EDİYOR?

Bir dönüm noktası olan feminist eseri İkinci Cins’te Beauvoir, aşkın erkek ve kadın için farklı anlamlar taşıdığını ve kadın-erkek arasındaki birçok anlaşmazlıktan bu farklılıkların sorumlu olduğunu yazmıştır. Ona göre, “aşk erkekler için hayattaki vazifelerden birisidir, kadınlar içinse hayatın ta kendisidir” diyen Byron, son derece isabetli bir noktaya parmak basmıştı.

Simone de Beauvoir Paris’te bulunan stüdyosunda. (1958)

1949’da yazan Beauvoir, erkeklerin aşktaki “egemen özne” konumunu koruduğunu, sevdikleri kadınlara diğer uğraşlarının yanında, hayatlarının ancak bir parçası olarak değer verdiğini düşünüyordu. Aksine, kadınlar içinse, aşkın hayatın kendisi olması bekleniyordu, yani “efendinin mutluluğu için her şeyden feragat etmeleri” (İkinci Cins, syf. 699). 21. yüzyılda bunlar kulağa oldukça yabancı gelebilir. Fakat Beauvoir, kendi döneminde, aşkın kadınların kendilerini bağımsız bireyler olarak görmeyi unutmalarını gerektirdiğine dair (hem üstü kapalı, hem aleni) birçok varsayıma şahit olmuştu. İkinci Cins, kadınlar için birçok bilgece tavsiyeye yer veriyor, bunlardan biri de Cécile Sauvage’dan verdiği şu örnektir: “Kadın sevdiğinde, kendi kişiliğini unutmak zorundadır. Bu, doğanın kanunudur. Bir kadın, efendisiz var olamaz” (İkinci Cins, syf. 700).

Simone de Beauvoir eserlerini imzalarken. (1908)

Beauvoir’a göre, doğa kanunlarının bununla bir ilgisi yoktu; esas mesele, kültürel kanunlardı. Erkekler dünyada aktif bir rol alacakları beklentisiyle, yani sevmek, ama aynı zamanda hırslı olmak ve diğer alanlarda da harekete geçmek üzere yetiştiriliyorlardı. Kadınlara ise, değer görmelerinin koşullara bağlı olduğu, değerli olmak için bir erkek tarafından sevilmeye mecbur oldukları öğretiliyordu. “Genç kız, erkeğin gözündeki gibi olmayı düşler: Kadın, en nihayetinde erkeğin gözlerinde kendini bulduğuna inanır.” (İkinci Cins, s.703) Gerçek aşka erişmenin önündeki engellerden biri, kadınların, sevdikleri erkek ile özdeşleşmek adına kendilerini bu şekilde nesneleştiriyor olmalarıydı. Aşık kadın, dünyayı sevdiğinin gözlerinden görmeye çalışır, dünyasını ve kendini onun etrafında şekillendirir. Onun sevdiği şeyleri okur, onun sevdiği sanat ve müzik tarzıyla ilgilenir, onun fikirlerine, arkadaşlarına ve siyasi görüşlerine ilgi duyar. Beauvoir, kadınların cinsel anlamda da, arzu ve hazları dikkate alınan özneler olarak görülmekten ziyade, erkeğin memnuniyeti için bir araç olarak kullanıldıklarını ifade etmiştir.

Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre.

Fakat Beauvoir, kadınların kendi şahsiyetleri pahasına, başkaları uğruna kendilerini adamaya teşvik edildikleri müddetçe, aşkın idealler aracılığıyla adaletsizliği yaşatmaya devam edeceğini öngörmekteydi. Beauvoir, aşkın kurtuluşu vaat ettiğini, ancak çoğu kez kadınların aşk adı altında cehenneme dönmüş bir yaşamla karşı karşıya kaldıklarını ifade etmiştir.

SIMONE DE BEAUVOIR KENDİ ÖĞÜTLERİNİ TUTUYOR MUYDU?

Beauvoir’ın kendi yaşamı, aşka dair benimsediği felsefeye ilişkin ilginç soruları akla getiriyor. Poliamorik [çoklu aşk] tabirine itiraz etmiş olsa da (zira varoluşçu filozoflar için bu türden tanımlamalar savundukları görüşe ters düşmektedir), filozof Jean-Paul Sartre ile yaşadığı ilişki tek kişiye özgü olmamasıyla biliniyor. Öğrencilik dönemlerinde aşklarının “kaçınılmaz” olduğuna, ancak “geçici” aşklar yaşamanın birbirleri için ayırdıkları ilk sırayı tehlikeye atmayacağına dair birbirlerine söz vermişlerdi. Beauvoir ve Sartre’a göre, birbirlerinin özgürlüğüne saygı duymak, başka ilişkileri arama özgürlüğünü de kapsıyordu.

Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre. (1960)

Beuvoir’ın hem bir dost hem de sevgili şeklinde tanımladığı, Amerikalı romancı Nelson Algren ile yaşadığı ilişki, Beauvoir’ın gündeme gelen ilişkilerinden biriydi. Başlardaki ilişkileri, Beauvoir’ın “karşılıklı olma” idealinin adeta vücut bulmuş hali gibiydi. Aşk, birinin ötekini tamamen tükettiği, ötekinin ise tümüyle tükendiği bir şey değil, bireysel yaşamlar sürdürmekti. Fakat sonunda, aşkın gerektirdikleri hususunda anlaşmazlık yaşayarak ortak bir geleceği tahayyül edemez hale geldiler.

Fransız Varoluşçu ve Yazar Simone de Beauvoir. (Bettmann Arşivi)

Daha net bir ifadeyle, aşka dair ortak bir tanımı paylaşmak, karşılıklı aşk kriterini karşılamanın bir gerekliliğiydi Beauvoir’a göre. Bundandır ki Beauvoir, geleneksel aşkın [tek partnerli], poliamori’ye kıyasla gerçeklikten yoksun olduğunu savunmamıştır. Önemli olan, ister tek kişiyi, ister birden fazla kişiyi sevin, aşkınızın karşılıklı olmasıdır.

Roman, Felsefe, Biyografi ve Toplumsal yazıları ile ünlenen Fransız yazar Simone de Beauvoir

Bir varoluşçu olarak Beauvoir, (Sartre’ın ifadesiyle) insan varoluşunun özden önce geldiği görüşünü savunuyordu. Hayatımızla ne yapacağımıza hür özneler olan bizler kendimiz karar verir ve kim olduğumuzu eylemlerimizle tanımlarız. Karşılıklı aşkta gelecek planlarımız ortak planlara dönüşebilir. Fakat işte tam da bu nedenle gerçek aşka ulaşmak bu denli güçtür; zira gerçek aşkı bulmanın zorluğunun yanı sıra aşk, karşılıklı olma özelliğini kolayca yitirebilmektedir. Gerçeklik elde edilecek bir statüden daha çok, peşinden koşulması gereken müşterek bir plandır.

Hazırlayan: Furkan Tutar
Kaynak: DÜŞÜNBİL, BLOG OF THE APA, THOUGHT CO, PINTEREST, QUARTZY, LEMPERTZ, NPR ILLINOIS

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz