YALNIZLIKLA GELEN LİRİK BİR SERENCAM: SADAKAT RUHLARIN JÜLYETİ

0

Victor Hugo yalnızlığı, yüzüstü bırakılmışlığı kendine göre kahramanları olan savaş alanlarına benzetir. Yalnızlık duygusu birçok romana, şiire ve filme konu olmuş evrensel bir temadır. Ünlü yönetmen Federico Fellini de bu yalnızlığı “Ruhların Jülyeti” adını verdiği filmle Giulietta kahramanı üzerinden anlatır. Giulietta Degli Spiriti, Fellini’nin 1963 yılında çıkarttığı “8 Buçuk” adlı filminin bir devamı niteliğinde olup, iki yıl sonra da İtalya ve Fransa’nın ortak yapımı olarak, seyircinin seyrine sunulmuştur. Film, ilerleyen yaşına rağmen, kendi kuralları olmayıp başkalarının kararlarıyla yaşamını sürdüren, aldatılma tehlikesi yaşayan evli bir kadının, kendisini hayal ve gerçeğin iç içe geçtiği bir şekilde keşfetmesini konu edinir. Temanın temelini, mağdur bir kadının öz benliğini bulma yolculuğu olarak belirleyebiliriz. Giulietta duyarlı, dingin, hassas, sakin gibi birtakım özelliklere sahip, geleneksel bir ev kadını rolündedir. Onun bu yönü, çevresindekiler tarafından sürekli eleştiriye tabi tutulur. Hayatının görünen yüzündeki düzenlilik, varlığını yitirmeye başlayınca, Giulietta kendisini bir sorgulama sahasında bulur. Sürekli hesaplaşan tavrıyla, olaylardan kendisini suçlu tutar. Monoton bir hayata ev sahipliği yaptığındadır ki, başkaları tarafından hep ezilmiştir. Tek başına geçmişiyle, anılarıyla yüzleşir. Çünkü o yalnız bir kadındır. Yakınında onu anlayacak hiç kimse yoktur. Bu kasvetli durumdan kurtulmak ister; o yüzden medyuma gitme, ruh çağırma gibi fantastik ögeleri ve edebiyatı, şiiri, psikolojiyi, felsefeyi bir çıkar yol olarak görür.

***

Bir geldi mi tek başına gelmez yalnızlık. Peşine sıkkınlığı da getirir, kaygıyı da, hüznü de hatta kimisine göre sevinci de. Tek kalmak da tercih meselesidir bir bakıma. Aslında, yalnızlık özellikle terk edilmişlik, bırakılmışlık gibi kavramlar, metafiziksel açıdan varoluşçu filozoflarca ele alınmıştır. E. Husserll, insanın subjektifliğinden hareketle, başka benlerle olan ilişkilerini de fenomonolojik bir stilde tasvir eder. Başka benler de birer varlıktır, onlar da süje olarak vardır. Filmde de Giulietta’nın gördüklerini biz seyirciler, halüsinasyon olarak tanımlıyoruz, belki de biz yanılıyoruz. Giulietta’ya görünenler hayali değil gerçek olabilir. İşte bu, kişiden kişiye değişen varlık algısıdır. Bu görüşü ortaya attıktan sonra şüphesiz Berkeley’i ve o meşhur sözünü yâd etmemek olmaz: “Var olmak, algılanmış olmaktır.”

***

Annesinin ve kız kardeşlerinin gözünde küçük düşmemek için eşiyle arasındaki ilişkinin iyi olduğunu, onu seyahatlere götüreceğini söyleyerek, gerçekleri yalanlasa da herkes onun kandırıldığının farkındadır. Çünkü o, olayı kendi içerisinde önce sindirmeye sonra da çözmeye çalışır. Kocasının bu duruma bir açıklık getirmesini bekler. Ama beklentiler dile getirilmeyince istenmedik şeyleri doğurur. ‘Problemlerinle özdeşleştiğin için hata yapıyorsun!’ diye birtakım tenkitlere maruz kalır. O eşine de eşiyle olan tüm problemlerine de bağlı değil; adeta bağımlı bir şekilde yaşamış, sadık bir kadındır. Her ne olursa olsun vazgeçmediği değerler vardır. En önemlisi Giulietta, yalnızlığı bir mahkûmiyet olarak görmemiştir. Nitekim yalnızlık ona, sadakat kapısını açmış ve bu uğurda onu emin kılmıştır. Yönetmen, bu serüveni Giulietta’ın üzerinden hareketle kadınların dünyasına girerek, müthiş bir şekilde anlatır. 1965 yılında gösterime giren Ruhların Jülyeti, senaristin ilk renkli filmi olması sebebiyle renklerin ve çeşitli imgelerin ustaca kullanılması yönünde dikkatleri çeker. Fellini bu noktada tüm takdir tebriklerini almayı hak etmiştir. Mesela Giulietta;
Siyah giyinince, kendisini kötü,
Kırmızı giyinince, cinsel çekiminin güçlü olduğunu,
Beyaz giyinince de saf, masum ve aldatılmışlığın mağdurluğunu hisseder.

Filmde, çok yaygın bir şekilde Freud’dan etkilenerek cinsel ögelere yer verilmiştir. Freud’un psikanalitik yaklaşımındaki, yapısal kişilik kuramının merkezinde bulunan id, ego ve süper ego kavramları yine başarılı bir şekilde işlenmiştir. Giulietta’nın küçüklüğü, anıları; mevcut olan ruh hali; başkaları tarafından istenen şekli yani göründüğünden daha fazlasını istemeleri vb. bu kavramlara teker teker karşılık gelir. Kendi iradesiyle, istediği gibi yaşayamayan Giulietta’nın hayatında adeta ruhlar uçuşmakta ve onun hayatını birtakım ruhlar yaşamaktadır. Burada da aklımıza içedönük, dışadönük, gölge kavramlarını psikoloji literatürüne getiren, ünlü psikiyatr Carl. G. Jung ve psikoloji görüşleri geliyor. Bilinçdışındaki bir arketip olan gölge, istenilmeyen tüm kişisel özelliklerin yansımasıdır. Gölge varlığını bilinçdışından bilince aktarmazsa, işte o zaman birey kendi gölge karmaşasını üreterek, iletişimde bozukluklara daha kötüsü ruhunda derin yaralara yol açabilir. Giulietta da burada Jung’un içedönük insan karakterinin bir örneğini sunuyor. Bize göre o halüsinasyonlar, gerçek dışı varlıklar görüyor ve bunun altında da gölge kompleksine karışmış bir ruh hali yatıyor. En nihayetinde Giulietta, ‘ruhumun kurtuluşunu istiyorum’ diyerek, çocukluğuyla yüzleşiyor, anılarını tazeliyor ve o gözlerini kıstırarak baktığı küçüklüğüne sarılıyor. Başkalarının düşüncelerinden sıyrılarak kelepçelerini söküp atıyor. Ve ilk kez korkmuyor Giulietta, hayatına karabasan gibi çöken ruhlara bir bir veda ederek kendi esaretini kendisi kurtarıyor. Hem de kendisine yabancılaşmadan; benliğiyle, tüm ruhuyla eksikliklerini kabullenip, kendisiyle barışarak bunu başarıyor.

”O can sıkıcı insanları selamlayalım. Şimdi gitme sırası bizde…”

Yazan: Betül Uludoğan

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz