YAĞMURLU BİR GÜNDE

Yağmurlu bir günde sigara içmenin tadı hep başka olmuştur bende. Bulutların düşürdüğü yağmur damlaları saçlarımdan enseme doğru süzülürken, bulutların arkasına gizlenmiş güneş gizli gizli bana bakarken, kıyıdan parçalanıp gelen deniz dalgaları paçalarımı ıslatırken ağzımda sigara, ellerim ceplerimde, iskeleden kalkacak vapura yetişmeye çalışan insanları izlerim. Hayat mı çok acele ediyor, insanlar mı çok yavaş, anlamaya çalışırım. Düşündükçe çıkamam içinden. Vapura yetişmeye çalışan bu insanları gördükçe Özdemir Asaf’ın o meşhur sözleri gelir aklıma: “Yaşamak değil, beni bu telâş öldürecek.” Sanırım sadece Özdemir Asaf‘ı değil, hepimizi öldürüyor bu telaş. Eminönü sahilinde, ellerim ceplerimde, ağzımda sigara söndü sönecek. Gökyüzünün hırçınlaştırdığı denizi izliyorum. Martılar tamamlıyor bu tabloyu. Gemilerin etrafında dans ediyorlar. İnsanoğlunun atacağı birkaç parça simidi bekliyorlar belki. Sigaram bitince cebimden çıkardığım mendille bankın üzerini siliyorum. Benden başkası oturmamış uzun zamandır, hâlâ ıslak. Galiba bir tek benim hoşuma gidiyor yağmurda ıslanmak. Herkeste bir telaş, bir kaçış, bir koşuşturmaca. Bir yere yetişme çabası, geç kalma korkusu. Yanıma biri gelsin, bu yağmurun altında beraber ıslanalım, kirlerimizden arınalım, apak olalım istiyorum. Sonra bir de sigara uzatsın bana. Bu soğuk havayı muhabbetimiz ısıtsın. İki insan bir araya gelince buz dağı olsa dayanamaz bu sıcağa. Dalgın bakışlarla, binbir türlü düşünceyle dolu aklımla beraber dalgaların dansını izlerken bir ses işitiyorum sol yanımda. Bir çocuk sesi bu. “Boyayayım mı abi?” diyor. Başımı çevirince kara yüzlü, beyaz dişli, üzerinde okul elbisesi olan bir çocukla karşılaşıyor gözlerim. Sanki dudakları bir yayla gerilmiş gibi alabildiğine açıyor ağzını, gülümsüyor. Bütün dişleri sırıtıyor. “Ne boyayacaksın?” diyorum. Omzuna astığı boya sandığını göstererek, “Ayakkabılarını” diyor. Tam ayağa kalkacakken, “Sen zahmet etme abi, otur, ben şöyle karşına geçip hemencecik boyarım” diyor. “Manzaramı kapatma ama” diyorum. Başını kaldırıp beyaz dişleriyle tekrar sırıtıyor bana bakarak. Bu gülüşte bir şeyler saklı. Bir şeyin dışa vurumu gibi sanki. O kadar içten ve gerçekçi ki, aynı zamanda çok hüzünlü bir gülüş bu.
“Senin okulda olman gerekmiyor mu?” diye soruyorum. Elinde fırça, ayakkabımı temizliyor. Sonra kara yüzünü gösterip “Yeni çıktım okuldan” diye cevap veriyor. Omuzlarında okul çantası taşıması gereken bu çocuk, boya sandığı taşıyor.
“Çantan yok mu senin?” diyorum.
“Benim çantam bu boya sandığı” diyor. Sonra elinin ayasıyla birkaç kere sandığa vurup bana bakıyor. Kara yüzü, kara gözleri beyaz dişleriyle ne kadar zıtlık içinde olsa da aynı zamanda birbirlerini tamamlayan birer parça gibiler.
“Ya abi” diyor, “deminden beri soracağım ama çekiniyorum.”
“Çekinme, sor ne soracaksan.”
Yağmur şiddetini biraz arttırınca sandığın yanından şemsiyesini çıkarıyor.
“Abi” diyor, “sana zahmet şu şemsiyeyi tut da ıslanmayalım. Ayakkabıların da ıslanmaz hem.”
Şemsiyeyi açıyorum. Ortasında kocaman bir delik. Beyaz bir poşet parçasıyla yamanmış. Çocuğun gülüşünde saklı bazı şeyleri az çok anlamaya başlıyorum. Delik deşik olmuş, parçalanmış; parçaların, deliklerin üzeri yamanmış hayatlar… Hangi hayat dayanır bu kadar yağmura? Bizim hayatımıza yağan yağmur onların hayatına dolu olarak mı yağıyor? Aynı bulutların ayrı insanlara ayrı şeyler vermesi…
Bu küçük delikanlının kara yüzünde, beyaz dişlerinde dalıp gitmişim.
“Abi, az önce bir şey soracaktım ama…”
“Sor, sor” diyorum bir an daldığımı fark ederek.
“Bu havada, bu yağmurda ne işin var burada? Bizim kıçımız donuyor afedersin, sen…”
“Sen yağmuru sevmiyor musun” diye soruyorum.
“Seviyorum ama…”
“Bir şeyi seviyorsan onun aması olmaz.”
Başını eğip ayakkabılarımı boyamaya devam ediyor. Öyle bir eğiyor ki başını, sanki bütün hayatını özetler gibi. Hayata verdikleriyle değil de, hayatın ona verdikleriyle yaşar gibi. Çok masum, aynı zamanda çok acı bir eğiş bu.
“Peki, ben sana bir şey sorayım mı?” diyorum.
Hemen başını kaldırarak bana bakıyor. Yüzünde aynı gülüş, aynı yüz, aynı dişler…
“Sor abi” diyor.
“Bu yağmurlu havada, üstelik soğukta, belki birazdan fırtına da gelecek, ayakkabısını kim boyatır?”
Gülen ağzı biraz daha kulaklarına varıyor.
“Bana hiç bakma, ben istisnayım. Zaten pis olduğundan da boyatmadım. Buraya kadar gelmişsin, boş dönme istedim.”
Elini kalbine götürerek, biraz da başını öne doğru eğerek, “Eyvallah abi” diyor. Sonra kaldığı yerden ayakkabılarımı boyamaya devam ediyor.
“Ee,” diyorum, “cevap vermeyecek misin?”
“Ne diyeyim ki abi?” diyor hüzün yüklü bir sesle. “Kaptan, yağmur alıyor diye terk eder mi hiç gemisini? Bizimki de o misal işte. Batmaması için uğraşıyoruz.”
Her yağmur sonrası bir güneş umudu, her kış sonrası bir bahar umudu vardır insanın içinde. Güneşin ya da baharın gelmesi değil, onları müjdeleyen umut yaşatır insanı. İnsanın hayatta kalması için bir tutunmadır bu.
“Tamamdır abi” diyor kara yüzlü çocuk. “Bulutlar dağılacak gibi. İnşallah öyle olur da güneşte gezersin gıcır gıcır ayakkabılarınla.”
Gülüyorum.
“Eline sağlık” diyorum. “Ne kadar borcum?”
“Gönlünden ne koparsa abi?”
“Madem güneş açacak diyorsun. Al bakalım şunları.”
“Ama bu çok fazla abi.”
“Olsun” diyorum.
“Sağ ol abi.”

Oturduğu tabureden kalkıyor. Boyasını, fırçasını sandığa koyuyor. Tabureyi sandığın yanına iple bağlıyor. Yüzünde yine aynı gülüş beliriyor. Yüzü, gözleri, kaşları, burnu, ağzı, dişleri hep beraber gülüyor. Bana bakıyor. “Hayırlı günler abi” diyor. Birazdan bulutlar çekip gidiyorlar. Nihayet güneş gizlenmeden bana bakabiliyor. Rüzgarın kaybolmasıyla deniz de duruluyor. Her şey şimdi daha yavaş, daha sakin. İnsanlar iskeleye acele etmeden gidiyor. Sanırım hiç kimse sevmiyor yağmuru.

Yazan: Tuna Özkurt

YORUM YAZ