VAVEYLA’NIN ÖYKÜSÜ

VAVEYLA’NIN ÖYKÜSÜ

Veda vakti yaklaşıyordu. Çınar Anne’nin beni sabah saatlerinde azat etmesi için dua ediyordum çünkü sabah bol rüzgar ve fırtına olacak akşama doğru da yağmur bastıracakmış canına yandığımın şehrine. Bu süre muradıma erebilmem için kâfiydi. Konum Alemdağ, hedef Otağtepe…

İşte gün ağarıyordu, ilk ışıklar görünmüştü. Çınar Anne’me bağlandığım noktadaki sızı artıyordu. İyiden iyiye hissediyordum artık kuvvetli rüzgarı.

– Vakit geldi Vaveyla, hazırsan az sonra bırakacağım seni. Hazır olmasan da bırakmak zorundayım. Zira veda, vakti zamanı geldi mi mani olamayacağımız bir hâldir.

Biraz korkuyordum doğrusu. Fırtına oldukça şiddetliydi ve akıbetimi kestiremiyordum. Varabilecek miydim istediğim yere? Fakat haklıydı Çınar Anne. Gitmek istemeyen nice yaprak olmuştur. Lakin bu son kaçınılmazdı. Oysa ben onlara nazaran hevesliydim. Adına şiirler yazılan şarkılar bestelenen şehri doyasıya gezip görecektim nihayet. Fakat nedendi bu içimdeki huzursuzluk bilemiyordum.

– Hazırım Çınar Anne, sağlıcakla kalasın.

İşte başlamıştı yolculuk. Ne de güzelmişsin ah İstanbul. Keşke Alemdağ’da değil de Aydos Tepesi’nde bir yaprak olsaymışım. Daha uzun ve keyifli bir yolculuk olabilirdi. Yine de şükretmeliyim. Ya Çınar Anne’nin yerinde olsaydım? Ya sadece belli bir manzaranı görüp geri kalan güzelliklerinden bihaber olsaydım? Kaderimiz hayattaki en büyük şansımızmış. Çınar Anne benim yerimde olabilmek için neler vermezdi ki? Ya da verir miydi? Sana vurgundu Çınar Anne. Tam tamına on iki ay boyunca seni anlattı bize. En az bir defa senden bahsetmiş şiirlerinde ünlü-ünsüz, seni gören yahut görmeyen tüm şairler. Bestekârlar yedi tepenin her birinde soluklanıp başında uğuldayan rüzgardan ilham alırmış. “Eskiden daha güzeldi” derdi senin için Çınar Anne. Bir defasında neden böyle dediğini sordum çünkü Alemdağ penceresinden bakınca zaten harikulâde görünüyordun. “Yıllar güzelim şehrin siluetini bozdu, eskiden daha güzeldi” dedi. Yolculuğumun ilerleyen dakikalarında ne demek istediğini idrak ettim. Uzun, büyük ve sert cisimler vardı, sayıca ağaçlardan bir hayli fazlaydılar. Çınar Anne’nin “Biz bu memlekette azınlığız, umarım azınlık olarak da olsa var olmamıza müsaade ederler” deyişi düştü hatırıma.

Caddeler, sokaklar o kadar kalabalıktı ki… İnsanlar, üzerindeki eskimiş paltoya sıkıca sarınıp bir eliyle içinde mendillerin bulunduğu sepeti tutan diğer elini de nefesi ile ısıtmaya çalışan yaşlıca bir teyzenin yanından geçip gidiyordu. Bir diğer sokakta aceleyle yürüyen bir adam yavru köpeğe önünden çekilmesi için tekme atmıştı. Ne çok acı vardı bu şehirde. Üstelik kalabalığa rağmen bunları görebilmek için gözünü dört açmak da gerekmiyordu. Vicdan perdelerini biraz aralamak kâfiydi. Az önce iki kişi çarpışmıştı. Belli ki onların da acelesi vardı. Biri diğerine dönüp daha önce Çınar Anne’den hiç işitmediğim bir tonla hiç duymadığım sözler sarf ediyordu. Sanırım kötü şeyler söylemiş olacak ki aynı şekilde karşılık verdi diğeri.

Şimdi anlıyordum. Güzel İstanbul’un siluetinin bozulmasına müteakip kalplerin de silueti bozulmuştu. Kocaman kocaman hoşgörüsüzlük, saygısızlık ve duyarsızlık binaları inşa etmişti insanlar yüreklerine. Alemdağ’ı seyretmek bu ahvale şahitlik etmekten katbekat iyidir. İşte Otağtepe’deyim. Yolculuğumu boğaz manzarası eşliğinde usulca süzülerek tamamlamaktayım. Şimdi sert bir zeminin üzerine kuruldum. Sert bir cisim ile bu zemin arasında sıkıştım, sanırım biri beni dümdüz etti. Dayanılmaz bir acıydı bu hissettiğim. Anlıyordum. Çınar Anne benim yerimde olmayı istemezdi.

Anlıyordum…

Bana neden Vaveyla diye seslendiğini.

Yazan: Rana Yurtoğlu
Kaynak: Kara Yılkı Dergisi

HENÜZ YORUM YOK

YORUM YAZ