ÜSKÜDAR’DA GÜN BATIMI

0

Bilinmeyeni anlatmak ve sevdirmek belki de daha kolaydır, dillere düşmüş güzelliğin sırlarını açıklamaktansa. Binlerce şiire mısra, daha fazla gönle nida ve bilen her kalbe bir sevda olan İstanbul, meğer ne kadar da zormuş eşsizliğini kağıda dökmek. Bin bir masal anlatır her sokağın ve bin bir rüyaya dalar her hisseden kalp tepelerinin arasında dolaştıkça.

Peki ne kadar hatırlanır, seni sen yapanların sana adım adım işlediği izler?

Hava serin, güneş batmak üzere, önümde nazenin bir çiçek gibi sırrını vermeyen nazlı Kız Kulesi. Dinlesek ne anlatır acaba; mavinin ortasına konmuş beyaz bir inci gibi duran güzelliğine hayran olan aşıklarına. Üsküdar’ı anlatır mı ki? Üsküdar’ın İstanbul’u ecdatla birlikte neredeyse yüzyıl bekleyişini. İnsanlar gün batımının ihtişamını seyretmek için Üsküdar’a gelirken, onun surları hasretle gözleyişini anlatır mı bize, Üsküdar’daki Bizans’ın son hatırası olan ezelden İstanbul’lu güzel; Kız Kulesi. Ve gün geldiğinde, o kutlu ferman gerçekleştiğinde, sadece bir şehirden öte olan İstanbul’un Üsküdar’a kattığı değeri paylaşır mı bizlerle. Üsküdar’daki Harem’e neden Harem denmiştir sizce? Şair İzzet Efendi’nin;

”Tevbe it varma Harem iskelesi canibine, saklasun herkesi na-mahrem olandan Tevvab!” (Tövbe et varma Harem iskelesi tarafına, korusun herkesi haram olandan Tevvab) diye uyardığı Harem iskelesinin sadece birbirinden güzel, fakat bir o kadarda helalinden başkasına gizli ve haram olan Osmanlı kızlarının geçtikleri yol olmasından ibaret mi Harem’in sırrı? Yoksa yalnız eski bir kalenin adının dile yatkın hale getirilmesinden ibaret mi?

Usulca kıyıya vuran dalgalar mı hatırlatsa yoksa, bizim unutup da tarihin unutmadığı kıymeti bizlere. Yankılanmasıyla hala uyanık gönülleri irkilten ezanlar mı sırdaş yoksa, şimdiki zamana küs Üsküdar’ın, kıymetinin bilindiği devirlere. Şimdi düşünün bize yabancı, fakat özümüze has olan o günleri. Hani o kutlu Fatih ayrı zannedileni tekrar bir etmiş ve uzak sanılanı yakın etmişti. Hani İstanbul’un iki yakasını bir araya getirirken sadece Peygamber’in izinden gitmişti ya; o günleri ve sonrasını. Hani izinin yoluna yüz sürmekteydi şanlı dava ve O (s.a.v.) dediği için bu fetih mübarekti. Seyredin şimdi gönlünüzde;

Hızla yürüyen delikanlının aceleyle düşen al fesini kaldırışını izleyin. Karacaahmet mezarlığının ortasından geçişini, onca kalabalığın arasında. Sahi ölümün bu kadar hayat d/olması var mıydı İslam’dan başkasında? Yemyeşil ağaçların ortasından yürürken, selamlıyor sanki onu mezar taşları. Dimdik ayakta, bizde varız, bizden de selam götür o kutlu diyarlara dercesine. Tatlı bir tebessüm beliriyor dudaklarında delikanlının, ortalıkta bir bayram havası. Adım adım ilerliyor Hareme doğru. Sahi nereye gidiyor böyle, elinde çanta? Yavaş yavaş devasa bir kalabalığa yaklaşıyor, yabancı dillerde kelimeler geliyor kulağına, kardeşlerine kavuşmanın sevincini yaşıyor tekrar, gülümsüyor ışıldarcasına. Kervana yetiştiği için yavaşlıyor. ”Edep” diyor kendi kendine ”Harem’e geldin!” Sahi bu topluluk nereye gidiyor? Padişah ve Paşazadeler de oradalar, defler çalınıyor bir yanda, diğer yandan mehterin gürüldercesine sesleri geliyor. Sanki Osmanlı’nın Avrupa kısmından ve İstanbul yakınlarından herkes gelmiş bu kutlu kervana katılmaya. Kız kulesi bir başka ışık saçıyor, uğurlarcasına gidenleri, ”Yine gelin!” diyor sahile çarpan dalgalar, ezelden Osmanlı, Üsküdar gururla yolcu ediyor hacılarını. Evet, Hac yolculuğu Harem’de başlıyor. Dokuz ay sürecek bu zorlu ve bir o kadar da kıymetli yolculuğu uğurluyor tüm saray hanedanı. Saçının teline nice canların pay biçildiği Peygamberin ümmeti bir oluyor İstanbul’da, Hac Harem’de başlıyor, edep Harem’de, saygı Harem’de, vuslata ilk adım Harem’de başlıyor çünkü. Üsküdar Kabe toprağı oluyor bir nebze, Beytullah’a varacak o mübarek kervanın yolu burada başlıyor çünkü. Birbirinden değerli hediyeler yolluyor padişah. Osmanlı karşılık beklemiyor bu hizmetten, hesap biçilmez ki bir olan için yapılana. Dil, ırk ayrımı kalkıyor bu yolculukta. Ben demenin son bulduğu, fakirlerin ihtiyaçlarının en öne konduğu mübarek kervanda Fahr-i Kainatın (s.a.v.) bir mucizesi daha gözler önüne seriliyor. Aklın sadece bir nebze tatmin edebildiği ”benlik” susuzluğunu O (s.a.v.) ümmet bilinci ile dindiriyor. Bir bütünün bir parçası olarak belkide her halden daha değerli olduğunu, kainat narının milyarlarca yakutundan biri olmayı öğretiyor. Uhuvvet pınarından müminlere kana kana içirten iki cihan serveri (s.a.v.), benlik pınarını her sene yeniden birlik okyanusuna akıtıyor El-Vedud’un tesiriyle. Ağır ağır yol almaya başlıyor binlerce kişilik kervan. Seyyar satıcıların rengarenk sesleri ayrı bir neşe katıyor havaya. Genç delikanlı hiç tanımadığı bir dedenin koluna giriyor yardım etmek için. Gerçi Padişah sırf fakirler için yüzlerce deve katıyor kervana, ama ak sakalıyla dimdik bir asilzade gibi duran dede istemiyor, Rabbin evini ziyarete giderken yolculuğa deve üzerinde başlamayı, ‘yürüyeceğim’ diyor. Delikanlı acaba hangimizin yüreği daha genç diye düşünmeden edemiyor koyulaşan sohbete dalmadan. Muhteşem bir dönüşle karşılanacak kervan, yine bayram havasında bekleyecek İstanbul onları, bunu hepsi biliyorlar. Yine de ıslak bir kaç mendil sallanıyor arkalarından. Ne yazık ki ayrılık olmadan vuslat olmuyor. Mırıldanan dualarla inliyor dudaklar. Gidip de dönememekte, karınca misali bu yolda ölmekte var; kimse söze dökmüyor, vedalaşıyorlar.

Damla damla bir yağmur başlıyor günümüz İstanbul’unda, eski anılarını hatırlayıp hüzünlenen Kız Kulesi’nin gözyaşlarını ifade edercesine. Söylenecek onca şeyi varken susan veli misali, suskunluğa gömülüyor sahil, martılar uçuşuyor semada ve güneş batıyor İstanbul’un üzerinden yıllar öncesinde olduğu gibi.

Ve gün batımı hala en güzel Üsküdar’dan izleniyor. Ecdadın Kabe toprağı saydığı, mübarek Üsküdar’dan.

Yazan: Emine Doğrul

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz