TONI MORRISON: HAYATLAR, KURGU İÇİN YARARLANILABİLİR METALAR OLMAMALI

0

Toni Morrison ile Elissa Schappell ve Claudia Brodsky Lacour tarafından yapılan bu söyleşi The Paris Review adına gerçekleştirilmiş ve 1993 yılının sonbahar sayısında yayımlanmıştır.

Yirmi yıllık editörlük geçmişiniz yazarlığınızı nasıl etkiledi?

Bu sorunun cevabından pek emin değilim. Editörlük, yayıncılık sektörüne olan hayranlığımı azalttı. Bir yandan bazen yazar ile yayıncılar arasında oluşabilen düşmanca ilişkiyi anladım, bir yandan da bir editörün ne kadar önemli ve hayati bir fonksiyonu olduğunu… Önceleri bunu bilebilmemin mümkün olduğunu sanmıyorum.

Metne ciddi bir düzeyde katkı sağlayan editörler var mı?

Evet. Asıl fark yaratanlar, işinde başarılı olanlar. Bir rahip ya da psikiyatristle olan ilişkimizdeki gibi, eğer yanlış kişiye denk gelirseniz, öncekinden de beter hâle gelirsiniz. Ancak çok ender ve kıymetli olan editörler de var ki onları aramaya değer. Öyle bir editöre rastladığınızda bunu her zaman fark edersiniz.

Çocukluğunuzdan beri yazar mı olmak istiyordunuz?

Hayır, okur olmak istiyordum. Yazılması gereken her şeyin ya çoktan yazıldığını ya da yazılmış olacağını düşünüyordum. İlk kitabımı bu kategoride bulunmadığını düşündüğüm için yazdım. Kitabı yazmayı bitirdiğimde onu okumak istiyordum. Oldukça iyi bir okurumdur. Okumayı seviyorum. En temel eylemim bu. Dolayısıyla yazdığımı okuyabiliyor olmam benim için en büyük iltifat. İnsanlar kendileri için yazdıklarını söyler; bu söylem kulağa son derece berbat ve narsistik geliyor fakat bir anlamda da eğer –belirli bir eleştirel mesafeyi koyarak- kendi eserinizi okumayı bilirseniz bu sizi daha iyi bir yazar ve editör kılar. Yaratıcı yazarlık dersi verirken her zaman kendi eserini okumayı öğrenmekten söz ederim. Keyif almaktan söz etmiyorum, çünkü onu siz yazdınız. Anlatmaya çalıştığım, metinden uzaklaşmak ve ilk kez okuyormuş gibi okumak. Yazıyı bu şekilde eleştirin. Nefes kesici cümlelerinize kapılmayın…

Yarattığınız karakterler bütün yönleriyle hayal gücünüzün ürünü mü?

Ben hiçbir zaman tanıdığım kişileri kullanmam. Sanırım En Mavi Göz’ün belirli kısımlarında annemin bazı vücut hareketlerini ve konuşmalarını kullandım, biraz da coğrafya bilgisini. O zamandan beri ise bunu hiç yapmadım. Bu konuda çok dikkatliyim. Yazdığım şeyler kimseye dayanmıyor. Pek çok yazarın yaptığını yapmıyorum.

Peki neden?

Sanatçıların, en çok da fotoğrafçıların ve yazarların sahip olduğu bir his vardır; bir şeytan gibi davrandıkları hissi… Kişinin yaşamakta olan bir şeyi alıp kendi amacı doğrultusunda kullanma süreci… Bu, ağaçlarla, kelebeklerle veya insanlarla da yapılabilir. Başkalarının hayatlarında çöpçülük ederek kendine bir hayat yaratmak, etik ve ahlâkî imalar taşıyan ciddi bir mevzu. Bir kurguda karakterlerim tümüyle yaratılmış (uydurulmuş) insanlar olduğunda kendimi gerçekten akıllı, özgür ve heyecanlı hissediyorum. Bu yaratım da o heyecanın bir parçası.

Karakterlerinizin sizden uzaklaştığını, kontrolünüzden çıktığını hissediyor musunuz hiç?

Dizginleri elime alıyorum. Onlar büyük bir titizlikle hayal edildiler. Sanki onlar hakkında bilinebilecek her şeyi biliyormuşum gibime geliyor, saçlarını hangi yana ayırdıkları gibi yazmadığım şeyleri bile. Hayaletlere benziyorlar; zihinlerinde kendilerinden başka hiçbir şey yok ve kendileri dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar. O yüzden karakterlerin kitabımı benim yerime yazmalarına izin veremem. Bunun gerçekleştiğini bildiğim, yazarın tamamen karakterin tahakkümü altına girdiği kitaplar okumuşluğum var. Şunu söylemek istiyorum; bunu yapamazsınız. Bu insanlar kitap yazabilselerdi, yazarlardı, ama yapamıyorlar. Siz yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla ona, “kapa çeneni,” demeniz gerekiyor: “Beni rahat bırak. Bunu yapacağım.”

“Afrika kökenli Amerikalı yazar”dan ziyade büyük bir edebiyat timsali olarak anılmayı tercih etmez miydiniz?

Çalışmalarımın Afro-Amerikan bir nitelik taşıması benim için büyük bir önem taşıyor; eğer daha farklı, daha büyük bir havuz tarafından benimsenirlerse bu çok daha iyi. Ancak bunu yapmam benden talep edilmemeli. Bu Joyce’tan talep edilmemişti. Tolstoy’dan da. Demek istediğim, bu yazarların Rus, Fransız, İrlandalı ya da Katolik olmaları bir fark yaratmıyor; kendi memleketlerinden yola çıkarak yazıyorlar ve ben de öyle yapıyorum. Bu boşluk, benim için tesadüf eseri Afro-Amerikalı. Katolik yahut Orta Batılı da olabilirdi. Ben bunların hepsiyim, bunların her biri mühim.

Sizce insanlar neden size, “Niçin bizim de anlayabileceğimiz bir şeyler yazmıyorsun?” diye soruyorlar? Tipik olan batılı, doğrusal ve kronolojik bir biçimde yazmayarak onlar için bir tehdit mi oluşturuyorsunuz?

Bunu kastettiklerini düşünmüyorum. Bence, “Beyazlar hakkında da bir kitap yazacak mısın?” demek istiyorlar. Yaptıkları şey, onların nezdinde belki de bir tür övme şekli. Şöyle demiş oluyorlar yani, “Yeterince iyi yazıyorsun. Benim hakkımda yazmana bile izin verirdim.” Bu sözü bir başkasına söyleyemezler. Şöyle ki ben André Gide’e gidip, “Evet ama ne zaman ciddileşecek ve siyahiler hakkında yazmaya başlayacaksın,” diye sorabilirdim. Bu soruyu nasıl bir cevap getireceğini bilebileceğini zannetmiyorum. Cevabını benim de bilmediğim gibi… “Ne? Eğer yazmayı istersem yazarım,” ya da “Sen kimsin?” derdi. Bu sorunun ardında yatan şu; beyaz olan bir merkez var ve bir de bölgesel olarak var olan siyahiler, Asyalılar ya da herhangi bir marjinal grup. Bu soru, yalnızca merkezde durarak sorulabilir.

Yazar olmak için alınabilecek bir eğitimin olduğuna inanıyor musunuz?

Okumak gibi belki? Okumak yalnızca sınırlı bir değer taşır.

Ya dünyayı gezmek?

Sosyoloji, tarih dersleri almak? Evde durmak… Bir yerlere gitmeleri gerektiğini zannetmiyorum.

Yazan: Zeynep Kantarcı
Kaynak: Skyroad

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz