TERKEDİLMİŞ BAVUL

0

İç hatlar kapısından adımımı attığım an, gece onu gördüğüm rüyanın etkisiyle zaten sıkılmış canım, nedensizce iyice sıkılıyor. Tüm işlemlerin ardından, derin bir sıkıntı içinde 115 numaralı kapıya doğru yol alıyorum. Baş ağrımı geçirmesi ümidiyle bir kahve alıyorum, bekleme alanına geçmeden önce. Kahvemden ilk yudumumu aldığım an gördüğüm manzara karşısında kahvem pek acele bir halde elimden kayıp yere düşüyor. Sanırım bacaklarım yanıyor, ince bir sızı hissediyorum ama bu sızının yüreğime saplanan o müthiş ağrının yanında ilgimi pek çektiği söylenemez. Etrafımda koşuşturan insanlar var, hepsi benimle ilgilenmeye çalışıyor. Benimle kahve sırasında bekleyen, uzun kumral kadın, telaşla bir şeyler söylerken temizlik görevlisi muhtemelen içinden sayıp söverek, tadını bile tam anlamıyla alamadığım kahvemin kirlettiği yerleri temizliyor. Bütün bunlar olurken ben olduğum yerde öylece dikiliyor ve gözlerimi hala ondan alamıyorum. Dakikalar geçiyor olsa gerek, etrafımdaki kalabalık dağılıyor. Ben hala ona bakıyorum. Orada tam karşımda duruyor öylece. Pek değişmemiş ama yıllar ondanda bir şeyler alıp götürmüş, hırpalanmış fazlasıyla, yaraları var, sarılalı epey zaman olmuş. Bana bakıyor. Bana her baktığında gözlerimi kaçırmak istiyorum yüzüne bakacak cesaretim yok mahcubum ama gözlerimi ondan alamıyorum. Hiç kıpırdamadan saatlerce birbirimize bakıyoruz. Uçağım da kalkmış olmalı diye bir düşünce geçiyor bir an aklımdan ve yine onu düşünmeye başlıyorum, onun benim için yaptığı onca şeye rağmen, benim onu öylece bırakıp gittiğimi düşünüyorum. Kendime küfrediyorum. Çocukluğumdan beri mutlu/mutsuz her günümde benimle olmasına rağmen, onu bile isteye öylece arkama bile bakmadan bırakıp gittiğim günü düşünüyorum. Kalkıp diz çöküp önünde özür dilemek istiyorum, öylece bırakıp gittikten sonra, onu çok aradığımı, her gün en son gördüğüm saatte en son gördüğüm yere gidip onu yeniden görmek için yıllarımı verdiğimi söylemek istiyorum ama tek yapabildiğim özlem ve mahcubiyet dolu gözlerle onun her milimini seyretmek. Hava kararmış olsa gerek, tuhaf ışıklar vuruyor yüzüme. Bir cesaretle oturduğum yerden kalkıp, hışımla ona koşuyorum. İçimden geçen şeyi yapıyorum, çöküyorum dizlerimin üstüne ve kimseyi umursamadan başlıyorum hüngür hüngür ağlamaya. Hiç kıpırdamıyor, öylece bana bakıyor. Özür diliyorum, beni affetmesi için her şeyi yapabileceğimi söylüyorum, tepki yok, hala bana bakıyor. O an karar veriyorum tutup elinden koşar adım çıkıyorum havaalanından insanlara çarpa çarpa. Önüme çıkan ilk taksiyi durdurup, önce onun binmesini sağlıyorum ardından kendim de binip şoföre Beyoğlu’na sürmesini söylüyorum. Eski günlerdeki gibi yanımda oturuyor. Eski günleri düşünüyorum, hep benimle oluşunu, onun sayesinde son anda kurtulduğum kazayı hatırlıyorum, gülüyorum. Ben aklımdan bunları geçirirken bakıyorum ki gelmişiz bizim çay evinin önüne. İniyoruz taksiden, eski günlerde ki gibi birlikte giriyoruz içeri ve her zamanki köşemize geçiyoruz. Sandalyesini çekiyorum, oturmasını sağlıyorum ve hemen karşısına da kendim geçiyorum. Garson geliyor, biz gelmeyeli garsonları değişmiş olmalı ki garson şaşırıyor iki çay söylememe. “Birini daha sonra mı getireyim abi?” diyor. “Hayır, şimdi getir” diyorum. Bir şey demeden hızlıca uzaklaşıyor şaşkın gözlerle karşımda duran eskimiş, yamalı, kahverengi deri bavula bakarak.

Yazan: Seda Karakoç

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz