ŞİİR ADAMIN HİKÂYESİ

0

Kendini şiir sanan bir adam varmış.
Bazen serbest, bazen ölçülü şiirmiş adam.
Bir sokak adını uzun uzun severmiş. İsmi güzel caddeler için yolunu uzatıp kaybolurmuş. Suyu akmayan çeşmelerin okunmayan yazılarını okşarmış saatlerce. Surların dibine çöker, asırlık bir taşa o güne kadar gördüklerini sorarmış. Arkadaşlarıyla yürürken geri kalırmış bilerek. Yeterli mesafeyi yakaladığında, kendine şiirler okurmuş.

En tenha anlarında yalnız değilmiş bu adam. Her dem masasında şairler otururmuş. Babasını özlediğinde Zarifoğlu’nu bulurmuş karşısında. Bir söyleşiye katıldığında Karakoç yanında olurmuş. Cansever, sigara içerek konuşurmuş onunla. Ersoy, İlhan, Kısakürek… Gelir, giderlermiş. Kalabalıkta kendini bulamamış adam, biraz da bu yüzden şiirmiş.

Şiir olmak zormuş tabii. Onca çatı baca dururken, kuşlar gelip adamın göğüs kafesine yuva yaparmış. Onlarla yaşarmış şiir. Hassas kalbi, tek kelime ile titrermiş. Vurucu bir söz ya da naif bir tını, içinde yankılanırmış uzunca. Gözleri kolay dolarmış bu yüzden, bir beyit ağlamasına yetermiş. Yanında Efendimiz (sav) anıldığında eli göğsüne gidermiş şiir adamın; nezaketen değil, kalbi yerinden çıkmasın diye. Ezan sesi duyduğunda camiye koşarmış çağırıldığını bilerek. Dinledikçe, ağlarmış ayet ayet. Renkleri ve çiçekleri severmiş şiir adam. Karanfile ait kırmızıyı, papatyanın içindeki sarıyı, gül himayesindeki pembeyi bağrına basarmış. Ama siyah yokmuş bildiği hiçbir bitkide. Bu yüzden en çok beyazı seven kahramanımız, siyahı hiç sevmezmiş. Yine de beyaz gökyüzüne siyah lekeler konduran güvercinleri, çok severmiş.

Şiiri üzmezmiş hayvanat. Evi, sokakta bulup beslediği türlü canlıyla doluymuş. Ne köpek kediye sataşırmış, ne kedi kafesteki kanarya ile uğraşırmış. Küçük beyaz tavşan, çiçek saksıları arasında dolanmaktan yorulunca kafesine girermiş ancak. Şiir adam deniz kenarına gidip bir banka oturduğunda, pantolonunun dizine konan kırlangıçlar susam tanelerini buradan yerlermiş. O vakit kahramanımız, daha çok inanırmış şiir adam olduğuna. Ve “Bir gün.” dermiş, “Bu şair hastalığı beni öldürecek!” Hastalık dediği şey, “Ey gönül! Madenin ne kadar yufka / Yeter ağlamana bir kuş ötüşü.” dizelerindeki rikkat imiş. Zira bülbülün şakımasıyla dolan göz, ezan sesiyle delinen kulak, en ufak güzellikte çarpan kalp, ağrı veriyormuş insana. Sattığı mendile göz yaşını silemeyen çocukları gördükçe anlamış bunu şiir adam; “Ağrıdır bu.” demiş. Ona haberleri izletmeyen, gazete okutmayan, yolda yürümesini zorlaştıran bu ağrı, hastalık olabilirmiş ancak. Vakti geldiğinde can alacak bir hastalık.

Kafiyeler biriktirirmiş şiir adam; cinaslar düzer, redifler toplar, imgeler dağıtırmış zihninde. Ama şiir yazamazmış. Boynunda açıp solan filbahri çiçekleri izin vermezmiş buna. İçindeki kalabalık yüzünden bir mısra dahi yazamazmış. Yine de sayamayacağı kadar beyit ve dörtlüğü ezbere bilirmiş. Böyle yatıştırırmış içindekileri. Yırtıcı hayvanlar ancak kaside dinlerken sakinleşirmiş çünkü. Uçurtmasını göğe salan çocuklar, gazel varsa susarmış.

“Ama!” dermiş şiir adam, “Hiç değilse onun için kendime ait bir dizem olmalı, karşılaştığımızda okuyabilmeliyim.” Eminmiş geleceğinden. Çünkü bilirmiş ilk insandan beri düzenin aynı olduğunu: Kadın ile erkeğin, dünyanın farklı yerlerine birbirlerini bulmak üzere gönderildiklerini. Bu yüzden, “Havva’mı bekliyorum.” dermiş hep, “Onu gördüğümde hatırlayacağım!” Kimse inanmazmış. Belki görse hatırlarmış fakat cennet tanışı birinin geleceği yokmuş işte. Mahalleli, onun evde kaldığına hükmetmiş çoktan. Senelerdir beslediği kedi köpekle uyuyan, şiir okurken ağlayan adamı kim alırmış otuzundan sonra.

Bir gün… Beklemekten vazgeçmiş şiir adam. Yine arkadaşlarıyla yürürken geri kalıp şiir okumuş kendine. Bu defa, hayatında ilk kez, birkaç dizeyi unutmuş. Şiirleri birbirine karıştırmış. Kitap, defter, hokka, divit ve benzerleri ile donatılmış bir vitrin önünde durmuş. Camdaki yansımanın, kendisini izlediğini fark etmiş. Saçındaki sarılar solgun, mavi gözleri buğulu gibiymiş. Cam kirli diye düşünmüş, benim içimde şiirler dipdiri! Yine de tekinsiz bir his düşmüş içine. Kuşlar ürpermiş, çiçekler silkinmiş. O gün saatlerce yürümüş şiir adam. Bir yokuşun başına geldiğinde, Arnavut kaldırımlarından aşağı yürürken görmüş onu. Sağ elini göğsüne bastırmış. Ama bu defa sardunyalar takılmış parmaklarına, birkaç turna nefessiz kalmış. Yine de güzel bir şey olduğunu anlamış şiir adam, eksik dizem tamamlanıyor diye düşünmüş. Kadın ona yaklaşıp karşısına dikildiğinde gözleri dolmuş. İçinde kanat çırpan ne varsa çığlık atıyormuş artık. Tebessüm edip “Ben Havva.” demiş kadın. Şiir adamın kalbi durmuş.

* * *

Ben, bu hikâyenin yazıcısı, o günden yıllar sonra buldum Havva’yı. Ona şiir adamın hikâyesini anlattım. Bana inanmadı. “Hastaneye ben götürdüm.” dedi, “Doktorları ile konuştum. İsmini öğrenemedik fakat kalp hastasıymış yıllardır. Birçok kriz geçirmiş önceden, kaslarını kaybetmiş. O gün, kalbinin yarısı çalışıyormuş sadece. Son kez yakalandığında görmüş oldum kendisini. Bilinci yerinde değildi; beni görmedi. Sonrası malum… Ancak öykünüz baştan sona yalan. Şair hastalığı değil, kalp hastalığı vardı kahramanınızda. Güzel bir şiir okuduğunda, sağ eli göğsünün soluna kalbi sıkıştığı için gidiyordu. İnceydi, evet, ama güzellikten ölmüyor, kriz geçiriyordu. Göğüs kafesinde çiçek böcek değil, yaralar vardı şiir adamın. Şiir adam bile değildi. Hem… Benim adım da Havva değil.”

“Bilir misiniz?” diye devam etti, “Beyefendi, bir söz sanatı vardır. Şiir adamın hikâyesi: Hüsn-i ta’lil.”

Yazan: Volkan Zamanoğlu

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz