ÖZLEM

0

Ben bu satırları 3 metrekare odamda akşamüstü güneş batmaya yakınken hava yerini sıcaktan serine bırakırken kardeşim okuduğu kitabın altmış yedinci sayfasındayken başımda “aslında buraya ait değilim” nidaları dönerken içim için için hıçkırıklara boğulurken büyükten de büyük bir özlemle yazıyorum. İstanbul’un insanı kolay kolay içine almayan sokaklarına bu koca özlemim. Onu tanımıyorum. Onunla yaşamadım. Şöyle oturmadım adam akıllı taşına toprağına, hep bir alacaklı havası bürümüştür bedenimi denizinin hoyrat dalgalarına baktıkça. Dedim ya aziz şehir öyle kolay almaz insanı kanadına. Alıp oturtmaz yamacına. Anne tarafından güçlü bir bağ ile tutunduğum bu şehrin benim için havası suyu; yazları huzur ve vefalı, kışları ırak ve hasret doludur. Bilmiyorum kazanır mıyım bu savaşı, bilmiyorum çekebilir miyim bir ciğer dolusu boğaz sefası ve aslında bilmiyorum, tüm bunlar nasıl bir his…

Ben bu satırları gurbete salınıp duran her garip için kendi garipliğimi anlatarak yazıyorum. İnsana hoşgörüyü öğreten bir kalabalığı var; anlamıyorum, anlamlandıramıyorum. Ayağımda eski bir sandalet, üzerimde yılların sararttığı ama hürmetten çıkarmadığım ince elbisem, serbestçe omzumun üzerinden aşağı sarkıttığım yeşil şalım, gözlerimde belli etmemek için çabalasam da her köşe başında beni ele veren “kısacık ömrümde bir gün daha kavuştum sana…” bakışım; dolaşırken bir semtinde uzatıyor ellerini hoş bir misk gibi hoşgörü. İnsanoğlu ya bu, isim veremediği tarif edemediği duyguların eteğine yapışır kalır. Tarif edemiyorum ben duygularımı, saat yediye geliyor. Kardeşim bir sayfa daha değiştiriyor. Güneş battı batacak, ezan okunuyor. Rahmet melekleri çeviriyordur şimdi kubbelerinin hepsini, işte bir kez daha sitem ediyorum bomboş nefes alışıma. Alışkanlıklarıma. Alışamadıklarıma…

Hüznü bile seninle yaşamak isterdim. Hayır, hüznü sende yaşamak isterdim. Yazı kışından, kışı baharından güzel şehir.

Ben bu satırları kulağımda acılı bir yankı ile terkedilmişliklerim boğazımı taze ekmek kesiği gibi yaralarken yazıyorum. Kaldıramıyorum, küskünleşiyor, hiçleşiyorum. Yaşadıklarımdan öğrenemedim vefayı. Bu şehrin her semti bıçak gibi, her semti hoyrat. Keşke diyorum; bin keşke dökülüyor dudaklarımdan. Bir semtin ismi olarak bilsem bu eşsiz hissi. Bir semtin ismi olarak kazısam gönlüme de örnek olsa ayaza, yol gösterse somurtmayı fütur edinmişliklere. Umut bu şehirde bir şekilde marketlerin adıydı. Hayal kahvelerin, sevda pastanelerin, arzu sinemaların… Fakat vefa gönlüme verdiğim sözün adı. Vefa hatırlamak, kapıları örtmemekti. Dost ağlarken gülmemekti. Laf değil… Vefa ne bir semt, ne de sadece apartman adıydı. Vefa sevdaya kılıf biçmek, yarası kış gibi apansız olan birine merhem olmaktı. Ve vefa tutunmaktı zorluklara, gelecek olan tüm güzellikler için; “Bir diken için bir gülü atmamaktı.”

Ben bu satırları annemin yanağına toplanan gözyaşlarını yere düşürmemek, boğazına takılan hıçkırıklara nefes olmak için yazıyorum. “Bir kadın hıçkırarak bağırarak feryat ederek ağlamaz!” diye edebi öğreten kadının ait olduğu şehirden kilometrelerce uzakta kırılmış kanadına ağlayamadığı yerden yazıyorum. Ben bu yazıyı kalbimin tutsaklığına gün sayarken yazıyorum. Bu satırlar yaprağı dalına tutunamayan Elif’in öyküsünden yalnız ve yalnızca birkaç serzeniş. Kardeşimin kitabı yanına düşmüş. Gözleri çoktan tatlı bir uykuya teslim olmuştu. Hava iyiden iyiye kararmıştı. Bir mum yakıyorum karanlığa. Saat dokuzu çeyrek geçiyor.

Yazan: Elif Bilgi

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz