MAVİ KELEBEKLER DİYÂRI; SARAYBOSNA

0

Bugün katliamın 22.yıldönümü. Öğleden sonra yapılacak konferansta konuşmacı olarak bulunacaktı. Elinde yetiştirmeye çalıştığı makale ise yıldönümü için hazırlanan derginin özel sayısı içindi. Yazacaklarını gözden geçirmek için çalışma masasına oturdu. Bir öğretmendi o. Saraybosnalı emekli bir öğretmen. Yirmi yılı aşkın bir zamanı eğitime adayan Amina öğretmen, ülkesinin geçmişini kendisi gibi nicesinin acısıyla, kederiyle, gözyaşıyla yoğurduğu bir tarihi dillendirecek ve kaleme almaya çalışacaktı. Konuşacaklarını başlıkladı. Kaleme alacakları için notlar tuttu. “Geçmiş” dedi içinden. “Geçmiş karanlık, kapkaranlık bir yol. Öyle bir yol ki bu, kavuşacağı yer parlak bir ufuk olsa keşke” diye iç geçirdi. Ülkesinin en acı izlerini her azasıyla soluyan bir öğretmendi o. O günden sonra ne çok şey yazılmıştı. Yazmak kolaydı da ya yaşananlar… Onlar nasıl anlatılabilirdi ki…
Gamlandı.
Geçmişi hatırlamak içinde tarifi zor bir kor husule getirdi. Öbek öbek tutuşmaya başlayan, nihayet kavuran bir kor…
Yaşadıkları, gördükleri korkunç intifadalarla sarstı içini tekrar. Tekrarının sayısı yoktu bu duyguların. Bir başlık iliştirdi kağıdın kenarına; MAZLUM ÜLKENİN MAZLUM İNSANLARI…
“Allah’ım” dedi. “Nasıl tabir edilirdi ki kıymık kıymık işlenen acı.” Hürriyete muhtaç bir insanlığın özlemi kağıtlara nasıl dökülebilirdi. Sürgüne giden bir izzet gerçek kimliğine nasıl taşınabilirdi. Ayaklar altına değil topraklar altına alınan şeref sadece bir imge olabilmekten nasıl korunabilirdi. Ey insanlığın insan olamamış milletleri, masumiyetin kalbine sapladığınız hançeri çekip alma zamanı gelmedi mi?! Ey haince kabaran ihtiras sınıfı sırtınızdaki kanburu alaşağı etme zamanı gelmedi mi?! Sırasıyla zihninde sıkıntıyla uyanan, ardından bir kement halini alan koca bir geçmiş keşke efsane bir vesveseden ibaret oluverseydi. Amina uzaklara çok uzaklara daldı. Mazi refaha elveda diyeli çok oldu. Mevsim sonbahardı. Odasının dış dünyaya açılan kapısını araladı. Sardunyalar, kasımpatılar nasılda nazikçe titriyorlar. Gözlerinin önünden hiç gitmeyen bir suret geniş bir anafor gibi karşısında dikildi kaldı. Kahır… Hiç küflenmeyen işaret… Ona armağan edilmiş küçücük bir dünyayı tekrar tekrar anımsadı. Zahide… diye mırıldandı. Mavi gözleri, kıvırcık saçları en çok hatırladığı hatta hiç unutmadığı simaydı. Onu tanıdığımda dokuz yaşlarındaydı. İlkbahardaydık. Katliamda anne ve babasını kaybetmiş yüzlerce çocuktan sadece biriydi. Umutsuz dünyalarının, baharsız mevsimlerini yeşertmek istiyordum. Zahide’nin mavi gözleriyle gözlerime öyle bir bakışı vardı ki sancısını iliklerime kadar duyuyordum. Onu günlerce izledim. İzlediğim günlerden biriydi. Mezarlığa doğru koşardı hep. Bugünde öyle yaptı. Koşuyor koşuyor koşuyordu. Onun bu koşmasını özgürlüğe yorardım hep. Bugün hiç durmadı. Durmadan koştu. Ona yaklaştım. Bazen eğiliyor bazende zıplıyor tekrar koşuyordu. Yaklaştım. “Zahide “diye seslendim. Dönüp baktı. “Hadi sende gel” dedi. “Ne yapıyorsun?” diye sordum. “onları bulmam gerek” diye cevap verdi. Peşinden gittim. Kovaladığı bir kelebekti. Masmavi bir kelebek… Neden onu kovaladığını sordum. Bana öyle bir cevap verdi ki ömrümce irkilmeme yetecekti. “Onlar beni anneme ve babama götürecekler. Buralarda biliyorum fazla uzağa gidemezler…”
Aman Ya Rabb!
Cefâ… Kalbime öyle döküldü ki, ızdıraptan kıvranan kalbim darmadağın. Hem ağlıyor hemde “zahidem” diye yankılanıyorum! Oda duymuş kimsesiz mezarların üzerinde mavi kelebeklerin uçuştuğunu. Mezarların üstünde vuslatı kovalayan koca yürekli, yitik bir diyarın altın yüzlü çocuğuydu o. Acılarını maviye dönüştürmeye çalışan bir çocuktu o artık. Küskün ırmakları coşturma özlemi kim bilir belki ona kasteden yıldırımlara karşı koyabilecek bir inancın şafağıydı. Namlular çiçek açabilirdi belki, bombalarda saksı olabilirdi. Zahide, eski bir umudun son bulmasını hiç istemediğim hicran dolu dizeler dizdi içime. Ömrümce hiç inemeyeceğim ahşap bir tahtaravallinin ucunda bir o, bir ben… Mavi gözleriyle hep gülümsedi bana. İçimdeki yaralı bir mazinin umuda inkişafı oldu bana. “Zahidem” diye mırıldandı defalarca Amina öğretmen. Gözleri ıslak bir sonbahar ikindisinde Amina yazmaya başlamalıydı. Masasına geri döndü. Hemde sırılsıklam olmuş boşluğa asılıp yapayalnız kalmış duygularıyla…

Yazan: Ayşegül Önder

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz