KUDÜS’TEN KAÇMAK MÜMKÜN DEĞİL

0

Ortadoğu’da şu anda şahit olduğumuz hadiseler, sadece bölgesel ve uluslararası siyasetin değil, aynı zamanda dinler tarihinin de konusu. Uzun asırlar boyunca hep olageldiği gibi. Bu bağlamda, Yahudilik ve Hristiyanlığa ait kutsal metinlerin günümüzde mevcut versiyonlarındaki atıflarla, meseleler itikadî bir surete de bürünüyor. Dolayısıyla dinler tarihi okumaları yapmadan, onların referanslarını incelemeden, günümüz Ortadoğu’sunu ve siyasetini anlamak da imkânsızlaşıyor.

Kur’ân’ın ısrarla ve sıklıkla İsrailoğulları’ndan ve onların dar bir dairesel döngü içinde (Filistin-Mısır-Sina-Filistin) gerçekleşen tarihî yürüyüşlerinden söz etmesi boşuna değil. Muharref biçimleriyle bile olsa Tevrat ve İncil, Kur’ân’ın yanına konarak okunduğunda, günümüzdeki birçok düğüm noktasının tarihsel kökenine dair işaretleri yakalamak mümkün. Kur’ân’ın üstüne basa basa İsrailoğulları’ndan söz edip durmasının da, Hz. Peygamber’in Yahudilerin domine ettiği bir şehre, Medine’ye hicret etmesinin de hikmetleri burada gizli: Kıyamete kadar, bu meseleler hep gündemimizde olacak. Ayetlerin ve Siyer’in işaret ettiği hakikat bu.

İlahî hikmet gereği, İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanlar, Kudüs’teki Beyt-i Makdis’i kıble edinmişlerdi. 23 yıllık risâletin yaklaşık 14 yılı boyunca, namazlar Kudüs’e dönülerek kılındı. O sırada Kudüs’te Beyt-i Makdis fiziken ve cismen mevcut değildi. Müslümanlar, aslında bir hatıraya, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği o muhteşem mabedin hatırasına yöneltilmişlerdi. Verilen mesaj şuydu adeta: Kudüs’e dikkat.

Mirâc yolculuğu sırasında Hz. Peygamber’in Kudüs’e uğraması da, burada kendisine gösterilen ilahî işaretler de yine aynı amaca matuftu: Kudüs, gündeminizde olsun.

Müslümanlar olarak ister ihmal edelim, ister ciddiye alalım, Kudüs her zaman “temel meselemiz” olarak kalacak. Tarihin de coğrafyanın da kilidi Kudüs. Bundan kaçış olmadığı gibi, konunun ihmale gelir tarafı da yok.

Daha önce yine yazmıştım: Kur’ân’ı, sadece emir ve yasakları öğrenmek ya da sevap kazanmak için değil, tarih ve siyaset açısından da okumak mecburiyetimiz var. Böyle yaptığımızda ve okumalarımızı derinleştirdiğimizde, karşımıza muazzam bir mazi, hâl ve istikbâl perspektifi çıkıyor.

Birkaç gündür, “Kudüs’le ilgili ne yapabiliriz? Görev ve sorumluluklarımız nelerdir?” sorusunu mütalaa ediyoruz arkadaş çevrelerinde, sohbet halkalarında. Kur’ân’dan buna dair işaretler yakalamaya çalışınca, göze çarpan kısımlar oldukça öğretici. İşte bir örnek:

Hepimizin bildiği kıssadır. Mısır’da İsrailoğulları’na uygulanan ilk soykırım sırasında, Hz. Musa, ilahî koruma altında Firavun’un sarayına yerleştirilir. Ardından, yine bildiğimiz üzere, ayırmaya çalıştığı kavgada yumruğunun isabet ettiği adamın ölümü üzerine Medyen’e iltica eder, orada 10 yıl kalır, bilâhare de peygamberlik göreviyle Mısır’a yeniden gönderilir. Hz. Musa’nın peygamber olarak Firavun’un karşısına çıkmasından sonra, Mısır yönetimi İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını yeniden boğazlamaya başlar. Bu, ikinci büyük soykırımdır. Binlerce bebek, Firavun’un askerleri tarafından daha kundaktayken öldürülür.

A’râf suresinde bu kıssayı anlatan Kur’ân, 129’uncu ayette İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya yaptığı bir itirazı aktarır bize: “Ey Musa, sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize eziyet edildi!” Söylemek istedikleri açıktır: “Peygamber olduğunu söylüyorsun, ilahî yardım vaat ediyorsun, şu halimize bak!” Kavmine önce sabır tavsiye eden Hz. Musa, daha sonra şöyle der: “Olur ya, belki Rabbiniz düşmanlarınızı yok edip, yeryüzünde (onların yerine) sizi getirir de nasıl amel edeceğinize bakar.

Kudüs’le ilgili bize mesaj veren kısım tam da burası işte: Mesele yaşanan acılar, çekilen sıkıntılar, karşılaşılan mahrumiyetler değildir. Onlar gelir geçer, hatta hepsi ecir ve manevî derece olur. Sıra size geldiğinde ve emanet size tevdi edildiğinde nasıl amel edeceksiniz, siz asıl buna kafa yorun.

İsrail şu anda “Ben artık işgali bitiriyorum, İslâm dünyası Kudüs’ü teslim alsın, kendisi yönetsin” deyip çekilse, Müslüman ülkelerin bugün Kudüs’ü barışçıl bir şekilde, ortak akılla yönetebilecek imkân ve kabiliyetleri yok maalesef. Bu, yüzleşmemiz gereken acı bir gerçek. Kudüs’ü şimdi elimize alsak, bu narin şehir muhtemelen İslâm dünyasındaki iç çatışmaların, rekabetlerin, kıskançlık ve kinlerin kurbanı olur. Müslümanlar arasında, kuvvetle muhtemel, Kudüs’ün yönetimi ve hâkimiyetiyle ilgili ciddi gerilimler ve kavgalar çıkar.

İsrail’e sövmek, işgalin kötülüğünden söz etmek, yaşanan dramları ortaya dökmek en kolayı. Müslümanlar olarak zihnimizi çalıştırmamız gereken nokta şu: Kudüs’e lâyık mıyız? Ona, hep eleştirdiğimiz diğerlerinden farklı olarak, şanına yaraşır şekilde muamele edebilecek miyiz? Bunun için ne yapmalıyız? Hazırlıklarımız var mı? Nesillerimiz bu bilinçte mi? Kudüs’ü tanıyor muyuz? Üzerinde çalışıyor muyuz?

Kudüs’le ilgili kaynak eser tavsiye ederken hâlâ düşünüyorsak, meseleyi ayrıntılı şekilde anlatan kitaplar hâlâ yabancı dillerden tercüme ise, akademide hâlâ tatmin edici derecede Kudüs çalışmaları yapılmıyorsa…

Demek ki, önümüzde yürünecek uzun bir yol var…

Yazan: Taha Kılınç

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz