KALEM VE KELÂM

Girizgâh, bilhassa benim için pek müşkül bir husustur. Zîra Ne yazacağım? Konuya nasıl girmeliyim? Suâlleri bir muallakiyyet dâhilinde serimin içinde döner dururlar. Elbet, girizgâh kendi içerisinde, bahsedeceklerimizi, konuyla müteallik teferruatları ve konuyla ilgili ipuçlarını ihtivâ eder. Ma’mâfih bendenizden Kelâm ve Kalem gücü ile alâkadar bir metin yazmam istendi. Haydi Rabbimizin inâyetiyle, Bismillâh diyerek başlayalım.

”Kelâm başlangıçta var idi, ve Kelâm Allâh nezdinde idi, ve Kelâm Allâh idi. O, başlangıçta Allâh nezdinde idi. Her şey onun ile oldu, olmuş olanlardan hiçbir şey onsuz olmadı. Hayat onda idi, ve hayat insanların nuru idi. Nur karanlıkta parlar, ve karanlık onu anlamadı Allâh tarafından gönderilmiş bir adam çıktı, onun adı Yâhyâ idi. Bu adam şahadet için geldi, tâ ki, o nur hakkında şahadet etsinde bütün insanlar onun vasıtası ile imân eylesinler. Kendisi o nur değildi, ancak o nur hakkında şahadet etmeğe geldi. Dünyâya gelerek her insanı aydınlatan bir nur var idi. Dünyâda idi, ve dünyâ onun ile oldu, ve dünyâ onu bilmedi. Kendininkilere geldi, ve kendininkiler onu kabûl etmediler. Fakat onun kabûl edenlerin hepsine, onun ismine imân edenlere, Allâh’ın oğulları olma salâhiyetini verdin. Onlar ne kandan, ne bedenin iradesinden, ne de insanın iradesinden değil, ancak Allâh’tan doğdular. Ve kelâm beden olup, inâyet ve hakikatle dolu olarak aramızda sakin oldu; biz de onun izzetini Babanın biricik oğlunun izzeti olarak gördük.”

Bu yukarıdaki sözler Yuhanna (1-14) İncil’inden alınmış bir pasajdandır. Bittabiî, Allah’ın Hazreti İsa vâsıtasıyla nâzil ettiği fakat zaman içerisinde tahrifâta maruz kalarak – ki birçok hristiyanın da ve Azîzlerin de kabul ettiği gibi -envâi çeşidi çıkmış Kitâb-ı Mukaddes bize emsâl teşkil etmeyecek. Ancak, bizim cihetimizden Hristiyan inancında da Kelâmın anlaşılması için bu güzel bir önem arz edecektir. Müsaadeniz olursa bir küçük hatırlatma yapmak isterim. Hâlihazırda ulusal yayın yapan ve üç yazarımızın sohbetliyle hayât bulan “Önce söz vardı” programının adı da buradan gelir. Bu kısa malûmâtı da verdikten sonra asl olan mevzuumuza, dönmemiz evlâdır. Kelâmın gücünü zannımca en iyi şekilde izah edecek olan fevkalbeşer bir gücün beşere hacâtını, fikriyâtını , ahlâk ve yaşam anlayışını şeriat-ı muayyen ile belirleyen Allah’ın lafzı olan Kelâmullâh’tır. Mevlâ, Yâsin sûresinin seksen ikinci âyetinde;

O bir şeyi istediğinde, buyruğu sadece şunu söylemektir: ”Ol!” Artık o, oluverir. Her şeyin kaynağı/egemenliği elinde olan O Yaratıcının şanı çok yücedir! Sonunda O’na döndürüleceksiniz. (Yasin Suresi/82-83)

Âyet-i Kerîmesi her şeye izahat getiriyor aslında. İşte bizim açımızdan emsâl teşkil eden söz budur. Cenâb-ı Hakk’ın tasvir edilemeyecek derecede hoş, nezih ve güzel olan kelâmı. Kitâb-ı Mukaddes tahrifata uğramış olsa dahi, evvelâ yukarıdaki şirk oluşturan ve müşriklerin muhayyellerinden mütevellit fikriyâtından tezahür etmiş olan cümleleri çıkartırsak, hakîkatte her şeyin Allah’ın bir kelâmından müteşekkil olduğu ayni ile vâkidir. Dinî cenâhtan Kelâmın gücünü dilimizin ve havsalamızın izin verdiği müddetçe ancak böyle anlamlandıracağımızı muhakeme ettim ve bu istikamette de mütâlaamı zât-ı âlinize takdim etmiş bulundum. Peki bu arada, kalemin faktörü ne? Kelâmın gücü bu ise kalemin ne peki öyleyse? Bu soruya cevâbımızı ilerleyen vakitlerde vereceğiz. Çünkü bu konu hem dinî hem de kültürel açıdan değerlendirilebilecek bir mevzuu. Kelâm ve kalem mefhumunu cenâh-ı diyânetten değerlendirdik şu vakte kadar. Bir de şu meseleye lisân tarafından bakalım. Etimolojik açıdan, kelâm Arabî bir kelimedir. Kef, Lâmelif ve Mim harfleriyle yazılır ve Türk diline de Arapçadan geçmiştir. Mânâsı ise; Tek kelime veya kelimelerden meydana gelmiş söz, ifâdedir. Asırlar boyunca bu kelime, şiirlerimiz, deyimlerimiz, atasözlerimiz, nüsha ve matbu metinlerimizde defaatle kullanılmıştır. Yâni, anlatmak istediğim şu ki bu kelime zamanla dilimizde kullanış ve telâffuz bakımından Türkçeleşmiştir. Bununla birlikte dilimizde asırlar boyunca kullanılıp Türkçeleşen bir diğer sözcük olan, Kalem kelimesi de aynı lisândan dilimize intikal etmiştir, tıpkı kelâm gibi. Kelime-i kalemin yazılışı Kaf, Lâm ve mim hurûfundan müteşekkildir. Mânâsıda; yazı yazmağa mahsus, genellikle çubuk biçiminde âlettir. İşte şimdi cân alıcı noktaya geldik. Kalem kelimesinin kökeni Arapça değil Yunancadır. Eski Yunanca da kamış anlamına gelen kalamos kelimesinden meydana gelmiştir. Filhakîka, her iki kelimenin kökü de birbirine benziyor ama biri Arabî kelimeyken diğeri Rûmî bir kelime. İşte kültürel etkileşim dediğimiz husus burada başlıyor ve bu kültürel etkileşimden oluşan şiirsellikte kelimelerde hayât buluyor. Hâkezâ, kelime-i kalemde. Bu kelimeler, geçtiği dilin telaffuzuna uyum sağlayarak o dile hem bir zenginlik hem de âidiyet katıyor. Malûmunuz, Türkiye’de de kelimeler dar kalıplı siyasi fikriyata mahpus oldu ve Arabî ve Farsî kökenli kelimeler teker teker katledildi. Bu kelimeler yüzyıllar boyunca Türk diline zenginlik katarak bir saltanat lisanı oluşturdular. Türkçeyi ahenkli ve hoş sadâlı kıldılar. Günümüzde kaybettiğimiz kelimelerin mânâsına tekabül eden kelimeler artık yok. Yüzyıllar boyunca, Yunus bu dilde Allâh’a niyaz etti, Resul-i Ekrem’e sevdasını bu kelimelerle anlattı ve daha niceleri. Lâkin bu kelimeler ve bu kelimelerin gücü maalesef bertaraf edildi. Maatteessüf beşerde bunu makûl telâkki etti. Birçok âlim ve mütefekkir düşüncelerini bu kelimelerle dile getirdi. Edebiyâtımızdaki yığınla şaheser bu kelimelerle vücûd buldu. Şimdi dil içi tercüme etmeğe kalksak ta aynı mânâyı aynı tadı ihtivâ eden kelimât gayrı mevcûd değil. E peki kalemin gücü? Kalemin fonksiyonu nerede? İşte kalem, burada metâ olmaktan çıkıp, mütefekkirin, müellifin yahut bir zâtın hissiyâtına, fikriyâtına, kızgınlığına, öfkesine, siyasi fikir ve ideolojilerine vâsıta yahut çâresizliğin, mâsumiyetin ve sesini duyurmak isteyenlerin çığlığı oluyor. Sanatçının bir şarkısındaki cümle gibi kalem “Cânım akıyor kaleme, Cân buluyor.” En nihâyetinde, müşriklerin, gayr-i imâni tavırları olan ve İslâm’dan haz etmeyen neferlerin, korktuğuda hakîkatte kelâm değil mi? Müşriklerin savaştığı bir avuç(Azlığı belirtmek maksadıyla kullanılmıştır. Hürmetsizlik telâkki edilmesin) mümin mi? Yoksa şanı yüce olan hakîkatleri anlatan ve İblisi, iblisin kölelerini korkutan Kelâmullâh (Kur’ân-ı Azimüşşân) mı idi?

Neticede, işte bir kelâm cihânı değiştirmeğe yetti ve bir kelâm dalâleti bertaraf ederek bir medeniyet inşa etti ve bir kalem, geleneklerin, fikirlerin, dinî kaidelerin, âlimlerin ve mütefekkirlerin hattâ mâzînin günümüze bâkiyesi olmasına aracılık etti.

Yazan: Murat Şeker

YORUM YAZ