KADIN; TOPLUMUN ANASI, KARDEŞİ, SEVDİĞİ!

0

Bunu söylerken dahi toplumun, ‘erkek‘ cinsiyetli olduğunu baz almamız! Peki size bugün kadının toplumun kendisi olduğunu söylesem… İslamiyet öncesi Türk toplumlarında kadının yeri kelimenin tam anlamıyla başların üstüydü. Bereket, güzellik, kazanç, güç kaynağı olarak kabul edilirdi. Yanlış duymadınız ‘güç kaynağıydı‘. Tam olarak anaerkil diyemesek de kadın gerek söz sahibesi olmak, gerekse yönlendirici, etkileyici ve de tamamlayıcı unsurlarıyla erkekle tamamen eşitti. Hatta iş bölümleri gibi konularda da kadınlar erkeklerin yaptığı birçok işi yapar ve tarihi kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ışığında şunu da görebilmekteyiz ki; Kadın isterse kılıç kuşanır, asker gibi at biner ve savaşa katılabilirdi

Diğer yandan, ulaşabildiğimiz eski kaynaklarda destan veya kitabelerde de kadının gerek toplum gerekse devlet yönetimi hatta dini boyutta ki önemini derin bir şekilde görmekteyiz. Mesela; Altay Yaratılış Destanı’nda, Tanrı’ya insanları ve dünyayı yaratması için ilham veren ‘Ak Ana‘ birçok bakımdan, yaratıcı Tanrı Ulgenin de üzerinde bir güç, en büyük tanrıçadır. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan kitabesinde Kağan: ”Sizler anam hatun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, prenseslerim…” hitabıyla söze başlar. Yine kadının siyasi ve içtimai mevkisinin ne derece ileri olduğunu gösteren diğer örnekler ise; Bilge Kağan’ın kitabesinde; ‘Tanrı Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İl-tiriş kağanı, annem İl-bilge Hatun’u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır.‘ diyerek, burada da kadın ve erkeğin eşitliğini gözler önüne sermektedir.

Büyük Hun İmparatorluğu adına seferde olan Mete Han adına Çin ile yapılan ilk barış antlaşmasını hanımı imzalamıştır. ‘Hanım‘ demişken bugün de kullandığımız, kullanmamız da gereken bu kelime; Han’ım (Yöneten’im) kelimesinden gelmektedir. Aile geleneğine baktığımızda tek eşlilik esastır. Erkek tarafı evlenilecek kıza bugün ki ‘mihrin‘ karşılığı ‘kalıng‘ vermek mecburiyetindeydi. Ayrıca bugün çok az bölge de uygulanır kaldıysa da; Kızın annesine ‘sütlük‘ yani ‘Süt Hakkı‘ verilirdi. Kadın aynı zamanda adalet timsaliydi, otağın reisi savaş veya başka bir iş ile meşgul ise hatun; davalara bakar, kanunlara tecavüz ve karşı gelenleri ise şiddetle ama adil bir şekilde cezalandırırdı. Kadın tüm toplumsal faaliyetlerde eşinin sol yanı başında bulunurdu. Tarihçi İbn Batuta bu konuda şu ifadeyi kullanmıştır; ‘Ülkenin birinci hanımı konumunda ki ‘Hatun’ kurultaylar da, şölenler de ve törenler de ‘Hakan’ın sol yanında bulunurdu ve çıkarılan fermanlar, ‘Hatun ve Hakan emrediyor ki…‘ diye başlardı. Şayet bu şekilde başlamıyorsa geçersiz kabul edilip kabul görmüyordu.

Arap gezgini Ahmed bin Fadlan; Türklerin tecavüz suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca bağladığını ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını hatıralarında belirtmiştir. Bu ve daha fazlası bilgiden yola çıkarak Eski Türk Toplumunda kadının sosyal statüsünün erkek ile eşit olduğunu ve de değer, itibar olarak da çok üstün bir mertebe de karşılandığını görmekteyiz. Aynı dönemin Avrupa’sın da kadın özel günler de zindana atılır, güzellikleri şeytan ile bağlantılı bulunup yakılırdı. 1500’lü yıllardan Hanry dönemine kadar İncil’e el sürememiştir kadın. O dönem yakın bölgemizde ki Çin’e baktığımızda ise kız çocuklarına isim dahi verilmediğini, boşanmanın yalnızca erkeğe verilmiş bir hak olduğunu, biraz aşağı da Arap toplumun da kızların diri diri toprağa gömüldüğünü görmekte ve bilmekteyiz. Ziya Gökalp; ”Eski kavimler arasında hiç bir kavim, Türkler kadar kadın cinsiyetine hak vermemişler ve saygı göstermemişler.” demiştir. (Bkz. Türkçülüğün Esasları, (Hzrl. Mehmet Kaplan), Varlık Yayıncılık, İstanbul 1970, S. 35)

İslamiyet ve Kadın…

İslam kültür ve anlayışının ilk dönem bilincine baktığımız zaman, kadına verilen değer ve saygının en güzel örneklerini Hz. Muhammed Mustafa’nın hayatın da görürüz. Bu dönem de kadın, hayatın her alanında aktif rol almıştır. Tebliğlerin yapıldığı dönemler de kadınlar da, istekleri doğrultusun da Peygamberi dinler ve istedikleri soruyu yöneltebilirlerdi. (Hatta bir rivayette; hakkını arayan bir kadın Hz. Muhammed’e gelmiş, durumunu anlatmıştır. Peygamber ise meşgul olduğundan; durum ile daha sonra ilgileneceğini söyleyip ertelemek isteyince, kadın; Sorununun çözülmeden gitmeyeceğini belirtmiş, yani peygambere dahi itiraz etme hakkını kullanmıştır.) Yine kadının iş hayatında da aktif olduğunu görebiliriz. O dönem ticaretle meşgul olan kadınlar, genelde çarşı veya pazarda kendi ürettikleri ya da ticaret ile elde ettikleri deri, koku, kumaş işçiliği gibi malları satarlardı. (Birkaç örnekle; Safiyye Binti Abdullah ve Ümmü Rafi ‘Ebelik‘, Kuaybe Binti Sa’d, Esma Binti Umeys, Eş-Şifa Binti Abdullah, Ümmü Seleme ‘Hekimlik‘, Hz. Aişe ve Zeyneb Binti Cahş ‘Terzilik‘, Rayta Binti Abdullah ‘Dericilik‘ ve diğer sahabe hanımları gibi Berberlik, Attarlık, İp imalatı, Dokumacılık, Kayle el-Enmariye, Muleyke, Esma Binti Muharribe ve Havle Binti Tuveyt gibi kadınlar ‘Tüccarlık‘ yapmışlardır.)

Kadınların savaş alanların da sağlık veya diğer gereksinimler için bulundukları da bilinmektedir. Hz. Muhammed’in bulunduğu savaşlara kadınlar da gitmiştir. Bedir savaşına katılan, Ümmü Ammare‘nin yaralandığı ve yarasının bir yıl kadar süren bir tedavi ile iyileştiği bilinmektedir. Uhud Savaşına katılan Safiye Binti Abdulmuttalip düşmanın Hz. Peygamberin etrafını kuşatmaları üzerine kılıcını kuşanarak onlarla savaştığı, yine kaynaklara göre bilinmektedir. Hayber savaşına katılan Ümmü Eymen‘in yaralandığı da bu bilgiler arasındadır. Hamile olmasına rağmen Huneyn savaşına katılan Ümmü Suleym‘inin de yanından ayırmadığı hançeri ile düşmanla savaştığı, kaydedilmiştir. (Muslim, Sahih, Kitabu’l-Cihad, c.III) Peygamber dönemine baktığımız da kadının, hayatın her alanın da aktif veya destekçi olduğuna dair örnekler görebiliriz. Lakin yine bizlere kısıtlama veya yoksun tutma olarak görünen bazı yönler de dönemin durumu göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.

Mesela batı dünyasında kadının miras ve mülkiyet hakkı 19. y.y.’dan sonra verilmiştir. Lakin İslamiyet ile birlikte kadına mirastan pay verilmiştir. Aslında bugün kadının mirastan eksik pay aldığı görüşleri ortaya atılsa da meselenin detaylarına bakıldığında (‘Nimet mesuliyete göredir.’ kaidesinden yola çıkarak erkeğin geçim mesuliyeti üzerine.) kadın ve erkeğin eşit paya sahip olduklarını görmekteyiz. Ünlü bir Avrupalı tarihçi şu ifadeyi kullanmıştır; ‘Eğer aynı dönemin Avrupa’sı İslami miras kurallarını uygulamış olsaydı, derebeylik problemleri oluşmaz ve Avrupa birçok toplumsal sorunu yaşamamış olur, şu an ki halinden de daha iyi bir yer de olurdu.

İslam kitabı Kuranı Kerim’e de baktığımız da en vurgulayıcı cümleler de kadın-erkek ayrımı gözetilmemiştir. Nitekim Kuranı Kerim’de de net bir şekilde ifade edilmiştir; ‘En şerefliniz, en takvalınızdır…‘ (Hucurat/13) Görüldüğü üzere ‘en takvalı erkek’ gibi bir belirtme yapılmamıştır. Ayrıca Hz. Muhammed’in yine; ‘İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir‘ sözü de bunu destekler niteliktedir. Erkek ve kadının yaratılış ve fıtrat olarak eşitlik veya eşitsizlik gibi algılamamamız gereken farklı olduğu noktalar da nitekim mevcuttur. Ve bunlar için İslam fıtratına indiğimiz de kadının bu farklı yönlerinin; narin, değerli ve zarif olmasına yönelik olduğunu ve belirtilen kuralların da bunu korumaya yönelik olabileceğini görmekteyiz. Gelelim İslam döneminin bu güzel ahlaklı tutumunun ardından, yakın geçmiş İslam coğrafyasının davranış ve düşünce kalıplarına…

Maalesef ‘Alimlik’ adı altında İslamiyeti yozlaştırıp, çıkarları ve nefsi doğrultusunda yönlendirmeye çalışan kişi ve gruplar tarafından kadın ikinci sınıf bir noktaya konumlandırılmaya çalışılmış, bazı kesim ve toplumlarca başarılı da olunmuştur. İslam inancına ters bir şekilde kadının çalışma hayatında, siyasette, günlük yaşamda tüm sesi, görüşü, fikri ve becerileri ile var olması dahi istenmemiş, engellenmeye çalışılmıştır. Bugün İslamiyeti temel değerlerinden sarsıp, tüm dünya üzerinde de farklı bir algı oluşturan bu sistemi özüne çevirmek bilinçli kadınların, erdemli erkeklerin yetiştiği toplumlar da mümkündür. Zaman geçti, insanların sıfatları değişti, ama nitelik ve amaçları değişmedi. İslamiyet öncesi cahiliye toplumunda kızları diri diri toprağa gömen anne-babalar ile bugün kız çocuk olunca kıymetsiz, anneyi kusurlu gören bilinç aynıdır. Bilimsel gerçekler ortada iken, cinsiyetin kromozomlara göre oluştuğu ve bu kromozomların da sperm ile belirlendiği, ‘yani cinsiyet oluşumunda anne değil babanın etken olduğu kesin iken‘ hala kusur veya kusurlu arayan zihniyet, çok daha vahim bir durumdadır. Diğer yandan Peygamber Hz. Muhammed ile örtüşmeyen hikayeler ile İslamiyeti istedikleri gibi yontmak isteyenler bugün karıncayı incitmeyen bir Peygamberin ümmeti olmanın tam zıttı olarak kan akıtmaktadırlar. Ve yine İslamiyete en büyük darbeyi bu ‘21. y.y. cahiliyesini yaşayan gruplar, toplumlar‘ vurmaktadırlar.

Son söz olarak şunları belirtebilirim; gerek Türk tarihi, kültür ve ahlakına, gerekse gerçek İslam edep ve kurallarına baktığımız da, kadın, toplumun yapı taşıdır. Seviye olarak aşağıda ya da erkekten farklı bir değerde de değildir. Bugün bu durumu tam zıttı olarak sunmak, inanç ve kültürümüz adına son derece zarar vericidir. Toplumun refahı adına; tüm suçların, sosyo-psikolojik olumsuz unsurların azalması için, farkındalık sahibi olmak, cinsiyet gözetmeksizin her bireyin edinmesi gereken bir erdemliliktir. Lakin, tüm bu sistematik baskı egemenliğinin yanında şunu da gözardı etmemek gerekir; günümüz Türkiye kadını, şiddet ve birtakım suçlara maruz kalmaktadır, şiddeti uygulayanın cinsiyeti ne olursa olsun, onun da arkasında bir kadın olduğunu, cehli fikirlerin kadına yine kadın ile itham edildiğini, kadının da kadına uyguladığı psikolojik olumsuz tutum ve davranışları da belirtmeliyiz. Nitekim erkek egemen toplumlar da, erkek çocuk doğuran kadını statü olarak yücelten de yine kadındır veya erkeğe iyi hizmette bulunmayı mecburi bir görev olarak niteleyen de kadındır. Çocuğuna kadını incitmemesi gerektiğini, hak ve özgürlükler adına eşit seviye de olduğunu öğretmeyen, oğlunu mahremiyet, erdemlilik, nezaketten uzak yetiştiren, topluma suç unsuru bireyler büyüten de bir anne, bir kadındır. Gelin-Kaynana, Gelin-Görümce çatışmalarını toplumun zeminine işleyip, erkeğin tüm hatalarını örtbas eden kadının kinini gün yüzüne vuran, suratına vurmak için pusuda duran da bir kadındır. Yine başa dönüyoruz, kadın, toplumun temelidir. Kadın, toplumu yetiştirendir. Ve hangi bilinç ile yetiştirirse, aynı bilinç yine kadının kapısına dayanacaktır. Güçlü, eğitimli, azimli ve bilinçli kadınlar ile güçlü bir toplum oluşturmak mümkün ve olağandır.

Yazan: Tuba Salihoğlu
Kaynak: Ziya Gökalp; Türk Medeniyeti Tarihi, Necdet Sevinç; Eski Türklerde Kadın ve Aile, Eski Türklerde Kadın, Türk Mitolojisi ve Tanrıçalar
Fotoğraflar: Robert Peek, Samantha Mash

Bu yazı 8. sayımızda mevcuttur. Tüm hakları saklıdır © 2018 Mekan Dergi.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz