İSTASYON

Kara bir tren hızlanmaya başlamıştı. Omzundan şalı düşerken kadın son bir kez pencereye uzandı, adam kendine doğru uzanan elleri hemen yakaladı. Ağlamamak için kendini sıkmış, çenesi buruşmuş, alnı kırışmıştı ikisinin de. Vedayı kabullenemiyor gibilerdi. Veda ederken bile. Ayrı kalmak değildi belki de göz pınarlarından süzülen korku, bir daha görememekti dünya gözüyle.

Diğer tarafta, bankta iki çocuğuyla oturan bir anne vardı. Birisi dizine uzanmış uyuyor, diğeri annesine sarılarak oturuyordu. Üç kişi için biraz küçük bir çantaları, gözlerinde endişe ama ağır basan bir umut vardı, özgürlüğe bakar gibi,hayır, özgürlüğü görür gibi parlıyorlardı. Aceleyle evden çıkmış, bir şeyden kaçar gibiydiler. Bi ihtimale yaslanmış, evrende farklı bir hayat olabileceğine inanmışlardı. Baskıdan, gürültüden dışarı adım atabileceğini düşünmüş, bunu dilemiş ve başlarına ne geleceğini bilmeden, sanki istediklerine ulaşmış gibi bakıyorlardı gitmekte olan trene. 1’i anne olmak üzere 3 tane çocuk vardı bankta, alelacele küçük bir çanta doldurup, yeni bir hayat kurabileceğini düşünen. Çünkü çocuklar için mümkündü her şey, onlar minder evlerde de yaşardı günlerce; onlar, parmak hesabıyla dünyanın bir ucundan diğer ucunu hesaplayabilirdi. Bir fikir onların gözlerini bu denli ışıklandırabilirdi ancak.

Genç bir adam sütuna yaslnamıştı. Kafasını gökyüzüne kaldırmış, gözleri uçan şeyleri tararken kendisi en dibe dalmış. En derine inmiş. Onu bu istasyona getirenleri düşünüyor. Ona git diyen yaşanmışlığın, evet, bu genç yaşta, 19 yıldaki yaşanmışlığın, onu hem itip hem de geri çekmesi; hem koca şehre sığdıramayıp, hem güzel ihtimallere olan umudunu kırması inanılır gibi değildi.Gitmek, bilinmezliğe umut demek zordu belki ama, kalmanın yüküyle denk miydi? Hissettiklerine inanamaz gibi baktı bulutlara, baktı ve daldı, battıkça battı, güçlendi. Yutkundu ve umuda engel olan her şeyi yuttu.

Daha onlarca insan vardı istasyonda. Bu güneşli günde, kafasında bin güneşle, bin dünya vardı. O kadar yoğundu ki hisler, zihinlerden geçenler birbirine akıyordu. İnsanlar birbirlerinin mateminden, arafından, içindeki pırıltıdan etkileniyordu. Burada kimse tam mutlu olamazdı ama tamamen yitmiş de hissedemiyordu; kimsenin tamamlanmış, sonuçlanmış bir hikayesi yoktu hem. İstasyon zaten böyler bir yerdi. Yarım kalırdı bir taraf. Ayrılık böyle bir şeydi çünkü.

Garın işte böyle bir havası vardı. Gelen tren, onları belki birkaç yüz kilometre uzaklıktaki başka bir şehire götürürdü ama istasyon, evrenin hiçbir zaman kanıtlanamayacak olan ücralarına batırıyordu. Hayatın ‘kaç yaşına gelirsen gel öğrenecek yeni şeyler her zaman vardır’ noktalarından biriydi işte. Öğrenilecek, hissedilecek duygular; insanda aydınlanacak bir taraf hep vardı. Ve veda insana çok şey öğretirdi. Yüzlerde bir parça da bunun şaşkınlığı vardı.

Elimdeki fotoğrafı kalbime bastırdım. Onca düşünceyi, onca geçmişi kalbime bastırdım. Derin bir nefes aldım, hepsi her hücreme işledi tek nefeste. Koca bir nefes verdim, sanki garın havasından solumuştum. Sanki onlarla dertleşmiştim, sanki aşık olmuştum, çocuğumu kaybetmiştim, dayak yemiştim, terkedilmiştim.. kimyam değişti bi solukta.Kaldırıp tekrar baktım. Bir fotoğrafın içinde yaşamak tuhaf olmalıydı. Hep o şekilde kalcaklardı. Hep. Kadın ve adamın elleri hiçbir zaman ayrılmayacaktı. Yerdeki gözyaşı damlası hiç kurumayacak belki ama gözleri birbirine hep bakacaktı böyle. Küçük olan annesinin titrek dizlerinde sonsuza dek uyuyacak, o ve kardeşi hiç büyümeyecek, hep bu istasyonda annelerinin inancıyla teselli olmuş şekilde kalacaktı. Anneleriyse artık kötü gün görmeyecek, dünyada en sevdiği şeyden, evlatlarından ayrılmayacak ve hep ışık saçacaktı gözleri. Genç adam ardına değil, hep gökyüzüne bakacak, hep bu güçle, 19 yaşında, gençliğinde… İstasyondaki herkes biraz kendi hayatına, biraz da birbirine bulanmış vaziyette trenini ya da yolcusunu bekleyecek. İstasyonda sonsuza dek güneşli kış sabahı sürecek. Her şey birbirine tutunacak, birbirini duyacak, ahenk oluşturacak. Tren hiç gitmeyecek ve hikayeler noktadan sonraki boşlukta kalacaklar. Öylece. Avucumda.

Yazan: Hilal Candan

YORUM YAZ