HANEM AVUÇ İÇLERİNDE, BİLİR MİSİN?

0

Dünyanın toz pembe oluşuna aldandım. Ki ben küçüktüm, küçücük hem de. Bir avuç içi kelebeği kadar küçük ve narin. Açsan uçup gidecek, sıksan avuç içini, kanatları kırılacak. Avuç içime kondun, açasım gelmiyor derdin. İşte; küçük kelebek avuçlarında sımsıkı tutunup orada hayata tutunmaya başladı. Yalnızlığını paylaştığı ve korunduğu kocaman avuç içleri. Avuç içinde ilk büyümelerini keşfetti. Eller ona doğruyu, yanlışı, hatasını, bilmesi gerekenleri, yanlış hareketlerini, nasıl büyüyebileceğini, kısacası ve hepsini ona öğretti. Artık biliyordu, bilmiyorsa bile biliyormuş gibi hareket ediyordu avuçlarında. Ara sıra çok eleştirildiğini hissediyordu. Atarlı bir şekilde çıkışmaları yok muydu? Kanatların arasında saklanıyor, kendi çapında küsüyordu. Eller dayanamayıp hafif hafif avuç içini sıkıştırmadan ovalıyordu. ”Kendine gel, şimdi hiç zamanı değil!”

”Fazla naz aşık usandırır” deyimi doğru değildi. Hatasını anladığını söylemiyor, o küçük kelebek bu kadar gururu nasıl taşıyordu acep? Bu gurur avuç içlerinden ileriye uzanan merakından ötürü idi. Merakından huzur bozuyor, istisnasız her gün avuç içlerinden sonraki öteyi merak ediyor ve soruları ile bunaltıyordu.

”Niye beni burada sıkıştırıyorsun?”

-Tüm diğer avuçlardan ve ellerden korudum seni. Tutmamın sebebi senin öteyi görmen ve benim seni bir daha tutamamam. Aldanırsın, inanırsın. Hiç uçmamış kanatların yığılıp kalır bir yere, ve bulamam seni. Şimdi beni biraz daha anlıyor musun?

Kafasını sallıyor gibi yapıyordu;

-Seni aldatırlar küçüğüm. Seni de dünyanın göz boyamasına aldatırlar. Tüm aldananlar bu yüzden aldanmamış mıydı?

Daha sıkı kapanır olmuştu avuç içleri. Korku sarmıştı, eskisinden daha fazla ve derin. Tekrar başını sallayarak anladığını ifade ediyordu. Lâkin bir kulağından girip tekrar aynı kulağından çıkıyordu. Saniyenin saniyesi kadar kısa, gururun üzerine gurur yüklü. Âh,nereden toplanmıştı tüm bu gururlar sana? Gün geçtikçe buradan çıkmanın hayalini kuruyordu. Dağların zirvelerine, ormanların en uçsuz bucaksız yönlerine, uçtuğu kadar uçabileceğine, yağmuru ilk kez sesinden hariç kanatlarında hissedebileceğini, çiçeklerin kokularından hariç renklerini kendi gözleri ile temas kurabileceği günü hayal ediyordu artık. Bu teker teker sayılanlar hayalden ibaret olmamalıydı. Zaman geçtikçe avuç içleri çok daralmıştı, kanatlarının büyüdüğünü fark etti. Az daha açmasını istedi. Amaçlı fırsattan istifade etmek miydi? Göğe kadar uçabilir miydi? Hür bir kelebek olabilir miydi? O hışımla kendini birden avucun dışında buldu. Kanatlarının nasıl çırptığını fark etti, uçabiliyordu, uçabiliyormuş ya!

Arkasına bakmadan ilerledi… Küçüğüm, gidişin derin izler bıraktı. Arkasına bakmadı, baksa geriye dönebilirdi, zaten geriye dönecekti ki, değil mi avuç içi? Tüm doğa avuç içinin yıkılışını izliyordu. Kısa elleri birbirine bu kadar ayrı kalmamıştı. Açılıp serildi, kapanmaya cüret edemedi. Avuç içinin kelebeği, sürgüne mi, dönüşe mi yoksa terke mi mecbur kılmıştı? Tek bir râyihası kalmıştı, gerisi teferruat. Göz yaşı ile besledi yolunu. Vuslatını mukadderat diye belledi. Geriye döneceğini bilen, geriye dönmedi. Zaman’la hüznün yerini ince bir sızı aldı. Bitkin bakışlar ile etrafı süzerek, ellerini birleştirmeden yere çöktü ve kaldı. Kaldığı yerde şu mısrayı mırıldandı:

”Nâzenin, şimdi içimde ince bir sızım, meczubiyetime müteessirim.” İki kez ard ardına…

Kelebek hürlüğünü doyasıya tadınca ansızın yerine pişmanlık aldı. Tasavvur edememişti. Bir özgürlük çıkış, terk ediş ve ardından kalan pişmanlığın düşüşü. Tek isteği, bu gidişin bir ihanet olmadığını anlatabilmekti. Geriye dönecekti ki! Geçmiş geçmişte kalıcı, artık gelecek söz konusu.

”Bir avuç içim vardı”, diye haykırdı ormanlara, bitkiye, böceğe, karıncaların sürüsüne.

”Hey, papatya, sen orman, sen su ve ateş, bir avuç içim vardı benim.” diye diye.

Beni sizden korumak için kendisini feda eden bir avuç içimi ben bir çırpıda maziye bıraktım.

Vefâsızdan vefâlıya…

Yazan: Azîze Avcı

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz