ÇIPLAK BİR ELBİSE

0

“Sevgi ve aşk ne muhteşem bir ruhtur kalbi olanlar için.” Kenar mahallelerde büyüyen bir çocuğun ilk duvar yazısıydı bu. Ne görerek yazmıştı veya ne hissederek bilinmez? Bir genç kızın isminden önce namus ahlakı gelirdi bizim beldemize, hâlbuki namusun cinsi yoktu. Peki ya erkekler? Bu sözü akbaba kalpli gençler, sinelerine çekemedikleri yazının üzerini çizmişler. Namus korkuları vardı galiba… Bir de henüz on sekiz yaşında âşık oldum, mecnun oldum hayır hayır deli divane oldum diyerek fiziksel güzelliğe yani bedene taparcasına şehvetli hisler besleyen; sünnetliler ve sünnetsizler toplumu vardı. Birde sokak çocukları var tabi.

Sokağın mahrem yoksul çocukları. Sokağın çocuğu olur da, nasıl annesi, nasıl babası olmasın? Bizim sokak dün beşiz getirdi bugün ise dördüz, ne bereketli namussuz sokakmış, bu çocukların hepsi de çıplak. Ben o çıplak çocuklar içinde büyüdüm, büyümek istedim. Evimiz yakındı; çökmekte olan o duvar yığınına. Ne zaman eve gitsem elbiselerim olmadan geri dönerdim. Çıplaklık ne zor şeymiş, tırnağıma batan cam parçaları değil annemin o çocuklarla bir daha oynama demesi canımı çok acıtmıştı. Her gün annem kapımızın önündeki Gülleri sulardı ama her gün yine çıplak bir şekilde eve dönerken annem elimde bir testi su ile yakaladı beni. Sert sert baktı ama ben hiç aldırmadım tek düşündüğüm şey aynı göğün altında yaşıyorsak, aynı haklara sahip olmamız gerektiğiydi. Çıplak arkadaşlarım konuşurken duymuştum; yukarıda Mavi Tanrı varmış. Geceleyin de Siyah Tanrı ortaya çıkıyormuş. Mavi Tanrı için dua edelim ki gündüzümüzü her gün kazansın bizim için…

Sen hiç bıkmıyor musun a çocuk? Bu ses beni hiç korkutmadı. Anne rahminden çıkarcasına yanına yaklaştım kömür gözlü annemin kırmızı çiçeğine. Anneler ne tuhaf güllerdi. Oysa benim annem sanki tüm güllerin sulanması için vazifedar ve fedakâr bir ruh haline sahipti. Elimdeki su testisini yere bıraktım. Annem sustu birden sanki bana haydi konuş dercesine. Anne, sokaklar çocuk doğurmazlar bunu sen öğretmiştin bana. Bir gülü yuvasından ayrı koyarsan üzüntüden solar bunu da öğretmiştin. Bana kızdığını biliyorum ama anne doğan dördüzler, beşizler ne olacak? Bir çiçek kadar değerli değil mi şu çıplak çocuklar?

”Soyunsun tüm dünya belki işte o zaman tüm ayrılıklar ortadan kalkar.” Çıplak bir gelişle gelinen dünyada ne çok elbise giyen kalpler var! Beni anla lütfen anne ben sokakta körebe oynarken gözleri kör olanlardan çok kalbi kör olanları ebelemek istiyorum. Annesizliğin ne olduğunu sadece annesi ölenler mi bilmeli? Beşiklerin karınlarına bıçak bırakmadan yaşayamaz mı insan? Ayakkabılarım eskidi ve ben yeni ayakkabı almaktan utanıyorum. Utanmak, ne hoş ne güzel bunu da sen öğrettiğin bana iki gözümün çiçeği.

Sevgili annem, bu okuduklarını on iki yıl önce çıplak halde eve döndüğümde yazmıştım. Yaşlı annem biliyorum ağlıyorsun şimdi bu mektubuma ben ve o anne rahminden sokaklara düşen çocuklar artık çıplak gezmiyoruz. Her sokak başına yeni elbiseler bırakıyoruz. Geçenlerde bir sokak Gül’ü not bırakmıştı bana; “annenin ellerinden öperim, çok selam söyle ona.” demişti. “Anne güzel yaşamak, güzel ölmektir ve güzel ölmek sevmektir.” Bir sokak duvarının dibinde geçen kışın kucak kucağa donarak ölen iki çıplak arkadaşımın son sözleriyle bunlar.

Saat, sabahı ilk göz kırpması geçiyor. Artık gitmeliyim terk edilen umut dolu dostlarıma.
Selam ve dua ile kal.

Oğlun çıplak.

Yazan: İsmail Buğdaycı

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz