CESARETİN ÖRNEĞİ: EDWARD W. SAID

Edward W. Said, 1991 yılında kan kanseri olduğunu öğrenince doğup büyüdüğü Ortadoğu ile ilgili anılarını yazmaya karar verdi. Geleceğe bir kayıt bırakmak istiyordu. O kaydın adını ‘Sürgün’ yani ‘Yersiz, Yurtsuz’ koydu, kendi kişiliğine de uygun bir adlandırmayla…

Edward W. Said 1935 yılında Kudüs’te dünyaya gelmiştir. Babası Hristiyan Filistinlilerden bir iş adamı ve Amerikan vatandaşı, annesi ise Hristiyan ve Filistin kökenliydi. Babası Wadie Said, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda savaşmamak için Amerika Birleşik Devletlerine kaçmış, daha sonra tesadüf eseri Amerikan ordusunda görev alarak Amerikan vatandaşlığı kazanmış biriydi. Babası yine de doğduğu topraklara dönmüş, büyükçe bir iş kurmuştu. Babasının gönlü Amerika’dan ziyade İngiltere’dedir. Babası o günlerin yakışıklı-gözde Galler Prensi Edward‘ın adını verir oğluna. Edward W. Said, adı ile soyadı arasındaki çelişkiden doğan bir bocalama devresini uzun yıllar yaşamıştır.

Adı süslü bir İngiliz ismi olup, soyadı ise Arapça kökenliydi. Bu durumu kendisi şöyle ifade etmiştir: ”Yıllar yılı biraz da o anki duruma göre, ‘Edward’ı ağzımda yuvarlayıp, ‘Said’i vurgulamayı ya da bunun tam tersini yapmayı yeğledim. Kimileyin de bu ikisini öyle peş peşe getiriyordum ki ne biri ne öbürü anlaşılabiliyordu. Ne olursa olsun katlanamadığım, ama sıklıkla yüzleşmek zorunda kaldığım şey, tanışma anlarında, karşımdaki insanların yüzlerinde beliren o kulaklarına inanamaz, sorgular ifadeydi: Edward? Said?

Edward ile Said bileşiminin ortaya çıkardığı bu çelişki, İngiliz ve Amerikalı öğretmenlerle öğrencilerin onu küçümsemelerine neden oluyor. Said, isminden sonra İngilizce ve Arapça dillerini kullanmada da bir bocalama yaşamıştır. Aslında her ikisi de ana dili oluyordu, ama o genel İngilizceyi kullanmıştır. Said çok kimliklilik hissini tüm yaşamı boyunca yaşamış ve bunu dile getirmiştir: ”Keşke tam Arap ya da tam Avrupalı ve Amerikalı, tam Ortodoks Hristiyan veya tam Müslüman ya da tam Mısırlı olsaydık diye hayıflanarak, bu dilediğim umutsuzluğu son derece belirgin anısıyla içimde taşıdım.

Mısır’da okuduğu yıllarda birçok ünlü kişi ile beraber olma imkanı bulacaktı; Ürdün Kralı Hüseyin, Ömer Şerif gibi. Mısır’ın sömürge kültürüne uygun olarak İngilizce öğrenmeye zorlandı. Diğer taraftan ana dili olan Arapçayı öğrenmeye çalışırken daha gençlik yıllarında ikiye bölünmüşlüğü yaşayacak ve ”aidiyetsizliğin” kendisinde oluşturduğu ”yurtsuzluk” hissini fark edecekti.

Kahire’de okuduğu Gezira Preparatory School adlı İngiliz okulunda sekiz yaşında iken Mr. Bullen isimli İngiliz öğretmenden ilk dayağını yiyor ve bunu ömür boyu unutmuyor. ”Duyduğum fiziksel acı, bütün benliğimi kaplayan öfkenin yanında bir hiçti. Beni böylesine kabaca döverek aşağılayan bu çirkin yaratık kim oluyordu? Niçin kendimi böylesine güçsüz, böylesine zayıf bir duruma düşürdüm?” Said, bu okuldaki eğitim ve disiplin anlayışını ”sömürgeci” buluyor: ”Okul bir eğitim yeri olarak pek ilginç değildi. Okul dışında İngiliz öğrencilerle hiçbir temasım yoktu. Görünmez bir kordon, onları bana kapalı olan ayrı bir dünyada tutuyordu. Onların isimlerinin nasıl tam doğru, giysilerinin ve aksanlarının benimkinden nasıl tamamen farklı olduğunun bilincindeydim.

1 Kasım 1947 günü on ikinci yaş günümü kutladığımız gün benden büyük kuzenlerim Yusuf ve George’un, Balfour Deklarasyonunun yayımlandığı günden ‘tarihimizin en kara günü’ diye söz ettiklerini hatırlıyorum. Tırmanan kriz çevremizi sarıyordu. Kudüs, İngiliz asker ve polisinin kontrol noktaları ile bölünmüştü. Araçlar, bisikletliler ve yayalar kendi bölgeleri için geçerli geçiş kartları taşımak zorundaydı.” 1948 baharından itibaren bütün akraba ve tanıdıklar göçe zorlanmıştı. Edward’ın doğup büyüdüğü Kudüs’ün gözde ‘Talbiyah‘ semti artık siyonist terör örgütü Hagganah‘nın eline geçmişti.

Said, gençlik yıllarını yaşadığı Mısır’da karşılaştığı egemen İngiliz sömürüsüne inat, ceza alma pahasına Arapça konuşmakta direniyordu. Lisans eğitimini tamamlaması için ABD’ye gönderildiğinde bu yıllarını, ”sürgün yılları” olarak değerlendirecekti. Sürgün yıllarındaki eğitimini, Princeton ve Harvard‘da sürdüren Edward W. Said, Columbia Üniversitesi‘nde İngilizce ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü oldu. 1967’deki Arap-İsrail Savaşı Said’i edebiyat ile siyaset arasındaki ilişkiyi pekiştirmeye itti. Bu süreçte farklı kitapları yayımlandı. Onun ortaya koyduğu teorik ürünlerin işgal süreçleriyle ilişkili olarak ortaya çıkması, onun siyasetle dolaysız, entelektüel bir bağ kurmasını sağlıyordu. Bu bağ onu, 1977’de ana yurdu olan Filistin’deki işgal karşıtı direnişe bağlayacaktı.

1977`de FKÖ’nün ”Ulusal Meclisi”ne seçilen Said bundan böyle Filistin davasının Batı’daki temsilcisi olarak Filistin direnişini entelektüel düzeyde Batı’nın kalbine taşıyacak, işgalci İsrail’i ve emperyalist Batı yayılmacılığını dahiyane bir perspektiften eleştirerek Arap-Müslüman aydınlar için yeni bir umut olacaktı. 1991 Madrid Ortadoğu Barış Konferansı ile başlayan Filistin-İsrail barış görüşmeleri, Said ile FKÖ lideri Arafat arasındaki fikir ayrılıklarını da beraberinde getirdi. Said, İsrail’in barışa dair çabalarını samimi bulmayacak; İsrail’le Oslo barış görüşmelerini başlatan Arafat’ı da keskin bir dille eleştirerek FKÖ ile yollarını ayıracak ve bireysel olarak Filistin’in işgalden kurtulması için mücadeleye devam edecekti.

Edward W. Said, entelektüelin herkesten farklı olarak, eleştirel ve direnişçi tavrını benimserken konjonktürel zorlamalar, çağın gerekleri gibi kolaycı meşrutiyet açıklamalarına sığınmayan kişi olduğunu defalarca kanıtladı. Edward W. Said, ailesiyle Güney Lübnan’a gitti. Yirmi iki yıldır işkencenin sembolü olan Khiam Hapishanesi‘ni ziyaretten, buradaki idrar ve kan lekelerine tanıklık ettikten sonra sınır kapısı Babel Fatma‘ya uğradı. Oğlu ve oradaki gençlerle iddiaya girdi: ”Taşı en uzağa kim atar?” Taş atıldı, ama üzerinde bir iddianın kışkırtıcılığı kadar, bir öfkenin, bir karşı çıkışın da parmak izleriyle… Said şöyle diyordu: ”Bu taşla yirmi iki yıllık işgalden sonra topraklarımızdan çekilen bir orduya ‘yürrüüü, bir daha da sakın buralarda görünme’ dedik. Sağlıklı bir anarşi, zafer sarhoşluğu var. Ben ve Babel Fatma’daki diğer insanlar, hayatımızda ilk kez kazandık!

Edward W. Said’in İsrail sınırının ötesine taş atarken çekilmiş fotoğrafları yayımlandığında Amerika’da Yahudi lobisi ayağa kalktı, Said, ”teröre destek” olmakla suçlandı, entelektüelliği sorgulandı ve Columbia Üniversitesi‘ndeki görevinden alınması istendi. Üniversite Akademik Başkanı Jonathan R. Cole, eleştirilere ve suçlamalara öğrenci gazetesinde yanıt verdi: ”Öğretim görevlileri fikirlerini ifade etmelerinden, özel ya da kamusal ilişkilerinden dolayı cezalandırılamaz.” Said’in taş atmasının simgesel bir özelliği de var; Filistinlilerin taş atması da, ”şimdi câlût siz oldunuz” gibi bir simgesellik taşıyor: mermilere karşı taş. Bu yüzden yeri geldiğinde Filistinli çocukların yanında, elinde taş, antiemperyalist mücadelede boy gösteren, yeri geldiğinde kendi ekmek kapısı Amerikan iktidarına kafa tutan Said’in ne kadar haklı olduğunu gün gün yaşayarak görüyoruz.

Peki, Edward Said bugün yaşasaydı dünya üzerine söyleyecek yeni şeyleri olur muydu? Bu soruya en anlamlı biçimde cevap vereceklerden biri kuşkusuz ”Babamı çok özlüyorum” diyen kızı Necla Said‘dir. O, bu konuda İsrail’in Lübnan saldırılarından sonra şöyle demişti: ”Geçen hafta Lübnan’dayken olaylar yine tırmanınca ve insanlar ölünce o kadar üzüldüm ki, yanımda olmasını istedim. O, mutlaka yeni bir fikirle ortaya çıkar, mücadeleye devam etmemiz, iyimser olmamız için bize yaşananların ötesinde bir hedef gösterirdi.

ABD’de yaşamını yitiren Edward W. Said, vasiyetine uygun olarak Lübnan dağlarına gömüldü. Onun bize bıraktığı miras, sonsuza değin tükenmeyecek olan, bilgi ile sınanmış erdemli bir hayattan başkası değildi

Hazırlayan: Furkan Tutar
Kaynak: MECRA, CASA DEL LIBRO, TIMEHD, MOVIEWEB, HOGGAR, BBC, FUNDEA

YORUM YAZ