CAHİT ZARİFOĞLU’NUN ‘YABANCILIK’ HİKÂYESİNE YABANCI BİR GÖZLE BAKMAK

“Zarifoğlu denemeye kalkıştığı her türün altından başarıyla kalkmıştır.”

Ali Haydar Haksal’ın bu değerli cümlesi Cahit Zarifoğlu Hikayeler kitabının sunuş yazısından. Bu yazıda işlenmeye çalışılacak olan kısa hikayede görüleceği üzere; Zarifoğlu denediği her türün altından ustalıkla kalkmıştır ve dahası denemediği ancak denese o türlerde de çok başarılı olacağı aşikardır. Örneğin; Yabancılık hikayesinde ‘Shakespeare’leri kıskandıracak şu paragrafını okuyalım:

”Yetti artık eşyalar. Ne demek eşya. Benim bastonlarımın aklı var azarlar beni. Koltuklarımın, dolaplarımın, halılarımın, elektrikli, pilli gereçlerin dili kibri var baş tacı ettim onları. Ben sorulmam; önce elbiselerim sorulur, altınlarıma verilir selam, soframa fakir konmaz, zenginler ağırlanır” örneğinde olduğu gibi manzum bir şekilde yazılan lirik anlatıda oldukça başarılıdır. Baştan sona bu türün denendiği bir tiyatro eseri yazsa idi eminim ki ondan da apayrı lezzetler tadacaktık.

Hikayenin konusundan kısaca bahsedecek olursak, olayları birinci ağızdan anlatan karakter, yerleşim yerine oldukça uzak bir mevkide tek katlı, bahçesi olan metruk sayılabilecek evi kiralamak üzere ev sahibiyle yola çıkar; ev sahibini, çevreyi, kiralamaya aracı olan berberi, komşuları, evin odalarını, nefes aldığı havayı ve tabiatı betimleyerek evi tutar. Dökülmüş sıvaları ile bakım gerektiren odalarına rağmen ”ilk anda kişiye beklenmedik bir sevincin heyecanını boşaltan” bu yalnız evi sevmiştir. Çünkü yalnızlığa ve özgürlüğe ihtiyaç duyduğu için bu ‘uzak’ evi beğenmiştir. Ev tutulur. Bakım gerektiren odalar duvarlar elden geçirilir. Odalardan en büyüğü çalışma odası yapılır. Duvarları kırmızıya tavanı ise siyaha boyar. Ve bu işleri yaparken ‘biri’ ona yardım ediyordur. Hikayenin ilerleyen kısımlarında kısmen tanışacağımız bu kadın aslında o evde değildir. Kente inilir, ev için ve resim yapabilmek için eşyalar alınır. Hepimizin çok sık yaptığı gibi hikayenin kahramanı da boyuna eşya alır. Bundan nefret ede ede, istemeye istemeye eşya almaya iner kente. Ama hep alır… Eve yerleşildikten sonra adam içsel bir sorgu ve sorgulama dünyasını açar okuyucuya. İnançla, aileyle, aşkla, kadınla, Allah ile, kibirle, ibadetle, çocukla en çok da nefsiyle ilgili bir hesaplaşma işine girer.

Yabancılık hikayesi, ilk satırdan son satıra kadar ismini muhteva eden bir hikaye. Anlatıcı karakter kendisine, eve, çevreye, muhite, komşularına, evdeki ve ileride alacağı eşyalara, tablolarına, hayalî kadına, kibrine, sanata, aşka, uyuyan çocuğun iki yanından sarkan kalın kadın kollarına ve her şeye kelimenin bütün manalarıyla ‘yabancı’dır. Kendini ait hissedemediği kentte, ait hissedemediği bir ev kiralamış ve kendisi dahil hiçbir şeye ait olamamanın yabancılığını okur üstünde oldukça iyi hissettirir. Kente 12 kilometre uzaklıktaki bu evi niçin ister bir adam? ‘Onu kendi de anlayabilmiş değildir’: ”Oldukça uzun boylu, zayıftı. Yine de tıknaz bir ifade vardı duruşunda. Çehresinde dışa vuran bir çalışmadan ötürü. Konuşmuyordu. Bir şey sorulunca da bir zaman özelliği olan bir şekilde, başka tür bir susmayla susuyor, bu yeni susmadan vazgeçebildikten sonra karşılık veriyordu. Yüz yüze konuştuğumuzda genzindeki bir tıkanıklığı ya da tıkanıklık duygusunu açmaya çalışıyordu hiç ara vermeden ve kendi içine doğru. “Siz de kentin dışında mı ikamet ediyorsunuz beyefendi acaba?” diye sordum, kendim de inanmayarak ve bekliyordum genzindeki çalışmaya ara veremeyişini izleyerek.”

Kentin kalabalığından ve gürültüsünden uzaklaşmak amacıyla tutulmak istenen bu evin sahibi babamın yanı başındadır ve o kişi yegâne dertleşilecek, tahlil edilecek kişidir. O an sanki kiracı, ev sahibine birtakım açıklamalarda bulunmak zorundadır fakat adamla iletişim bir hayli güçtür. Kesintisiz bir şekilde genzindeki tıkanıklığı geçirmek için çabalayan adam babamın dikkatini çok çekmiştir. Normal bir insan değildir. Bir yazar-şair için işlenilebilecek bir karakterdir o amca.

Yabancılık’ta gördüğümüz üzere çok detaylı tasvirlere Cahit Zarifoğlu’nun neredeyse bütün hikayelerinde karşılaşırız. Fiziksel detaylar, içsel detaylar veya o andaki duyguların ilmik ilmik tarif edildiği detaylar babamın anlatılarının olmazsa olmazlarından.
İlerleyen bölümde okunacağı üzere; bir gülme eyleminin, daha oluşurkenki halini dudağın arkasında, yanakların içinde, yüz kaslarında anlatılması, ustalıkla anlatılması sık rastladığımız bir durum değildir.

Babamın eserlerinin güncelitesini korumasının en büyük sebeplerinden biri de yine bu zor anlaşılırlığıdır. Tekrar tekrar okunur ve her okumada daha anlaşılır, daha içine girilebilir bir hal alır.

”Bahçede ya da taşlıkta bir süre dinlenip odaya giriyordum, salonu bir yere vardıran yolmuş gibi adımlayarak aldırmadan”, ”Akşamları adamın yerine başka biri gelmiş gibi değişiyor bu tablo. Göz ayırmadan bakıyorum ve değişiyor tablodaki adam. Az az kararıyor önce: Yüz kemiğin üzerine yanyana ve üstüste pastırma dilimleri inceliğinde bırakılmış et parçalarına dönüşüyor görüyorum grimsi gibi renkle böyle loşta. Gülmesi yine ayırt edilebiliyor ama tanrım!” ve ”Eve doğru yürüyor buldum ben’i. Çalı-çitin önündeydim sonra. Durmuş ve eve bakan.” kısımlarında olduğu gibi soyut kavramlar içsel bir tezahürle dışa çıkıyor hikayenin genelinde. Bir salondan bahsediliyor fakat yürünen yer mekan değildir ve o an da zaman değildir. Zaman ve mekandan, kendi içinden kaçmak isteyen adamın ev hali! Sen yabancısın okuyucu! Sen yabancısın diye bağırır ‘yabancılık’ hikayesi. Evine de işine de eşyalarına da kanına da düşüncelerine de yabancısın der. Alışma. Sahiplenme onları der.

Cahit Zarifoğlu bu hikâyesinde hesaplaştığı ve/ya yabancılaştığı en önemli şeylerden biri de sanattır. Sanata hem çok değer verir, önemser hem de neredeyse yerden yere vurur onu. Saf bir sanatçı olarak “san’atı” baş üstünde tutar, sonra haddinden fazla önemsenen ve önemsediği “san’atı” Allah katında önemsizleştirir; bir takım manevi değerler sözkonusu olduğunda çok basit ve somut kalan “san’atı” yerer. Fakat yine sonra o da Allah’tandır, Allah’ın izniyledir ve Allah’ın yarattığı bir nimettir düşüncesiyle sanatı yine değerli bulur. Bahsettiğim üzere sanatla dalga geçtiği yerler, aşağıdaki anlatıda olduğu gibi: tablodaki adamı (sanatı) evdeki kadına anlatırken kadın kendini zor tutar gülmemek için. Adam bu duruma bozulur, o an dünyanın en ciddi işini yapıyormuş gibi eserini tahlil ederken kadının bunu bir alay konusu yapması adamı sinirlendirmiştir ilk başta fakat bence kendisi de dışarıdan bir gözle bakarak sanatın geçiciliğin ve bazen fazla önemsendiği gerçeğiyle o an yüzleşir. “O zaman sözlerimi gelişi güzel bir sona bağlayıp sustum” der. Evet kadına kızmıştır. Hepimiz kızardık. Burada sanatsal kaygılarımızın aslında gülünç olduğunu ispatlar bize yazar.

”Resim üzerine başladım. –Beni şaşırtmalarını, görünmeyen direksiyonu, yüzdeki gerçek ve acı tebessümü, SAN’ATI. Gittikçe artan bir ilgiyle, kımıldamalarla yüzünde ve kıpırdamalarla bedeninde dinledi. Ve hiç dönüp arkasında kalan tabloya bakmayı gereksinmiyordu. Gözlerini iri iri açarak şaşıyordu. “Hıı” ve “Hm” yapıyordu, yüzünü uzatmasını sevdirmek ister gibiydi ve kaşlarını çatıp ara sıra ve yayarak alnına. Fakat birden anladım: Yüzünün içine çoktandır bir gülme gelmişti, ve dışa vurmak için sabırsızlanıyordu. Derinin altında sağa sola koşuşarak tıpkı bir yanağı şişiren lokmanın çiğnenirken ötekine geçirilmesi gibi, onun, yüzetlerinin istemli fark edilmeyecek kadar küçük fakat katl ve sert devinmeleriyle gülmeyi bastırdığını, boşluk arayan gülme yüzde zayıf bir noktada patlak verecek oldukça onu daha emin noktalara kaydırdığını gördüm. Zaman zaman ellerinden de yardım alıyor, yüzünde içerden gelen gülmeye karşı koyamayan bir yeri parmağının ucuyla hafifçe kaşıyarak bastırıyordu. O zaman sözlerimi gelişi güzel bir sona bağlayıp sustum. Bu acele ve bir şey olmuş gibi susuşun nedenini araştırması gerekirken, elindeki yarım meyvayı dizlerinin önüne koyuşu bir-iki saniye garip bir yüzle dalgın bir ısrarla ona bakışı bir şeyi bütün bedeniyle yutuyor gibi, sonra da, bastırılmaktan, engel olunmaktan yabancı ve benzeri olmayan birşeye dönüşen gülmenin gözlerindeki dışa dökülüşü ile kalkıp odadan çıkışı. -Kapıya kadar yürüyüşünde alt edilmez bir zorluk vardı. Bacakları, omuz bel ve kalçalarına içlerinden taşınmaz ağırlıklar yükleniyor gibiydi göremediğimiz. Çehrede örtülenen gülme zehir gibi bedenine akmaktaydı sanki. -Odadan çıktıktan sonra ayak seslerinden koridorda rahatlıkla yürüdüğünü ve gülmenin iştahıyla yüzüne yükseldiğini duydum. Ve beklemeye başladım. Arkama yaslanarak gözlerimi şefkatle ve birlikte bir şey başarmış gibi tablodaki adama dikerek. Bir süre sonra acıyla gülmeme sebep olan kahkahaları salondan koridorun duvarlarına çarpa çarpa kulaklarıma gelmeye başladı.”

Cahit Zarifoğlu’nun hayatına baktığımızda gökyüzü, uçmak, uçaklar, yıldızlar, yağmur, kar, fırtına gibi hava hareketleri, iklimler önemli yer tutar. Çoğu yazısında veya şiirinde bunları imgeler halinde veya doğrudan gerçek bir şekilde buluruz. <> Tabiata olan tutkusu ve sevgisi kadar “çocuklar” da bu tutkuda yerini ziyadesiyle alır. Yabancılık hikayesinde ve çok sayıda yazısında olduğu gibi çocuklara atfedilen örneklere rastlarız: ”(Aynayla güneşi yansıtıyorlardı duvara ve çocuklar itişerek bağrışlarıyla yakalamak istiyorlardı duvardaki titrek ışığı).” Veya bir fikri, bir durumu, bir hali anlatmak için sık sık, uyuya kalmış bir çocuğun elindeki portakala veya elden kayıp düşmüş salonun ortasında bir elmaya benzetir.

‘Sevmek de yorulur’ şiirinde “bir adam bir kadın var içimde iyice anladım” der babam. Bir kadın, bir anne çocukları nasıl severse öyle sever. Anneme “Berat hanım senin de çocukları kucağına aldığında için kıpır kıpır ediyor mu?” diye soracak kadar içinde bir kadın vardır babamın. Şiirin ilk satırındaki kadın izahı muhtemelen çocuk sevgisi tezahürü. Yine şiirden devam edecek olursam “uzunlamasına yaşayıp yatay bir çocukla kalkan”, “başkası sevsin diye”, “sevindik adımına birden parka çekildik” gibi cümleler çocuklarla ilgilidir. Yalansız, dolansız, samimi, gıybet etmeyen bu düz ve temiz hamuru çok sever.

Evlerimizi ele geçirmiş olan ‘eşyalar’ kibrimize en çok hizmet eden şeylerden biridir Zarifoğlu’na göre. Haddinden fazla ve ihtiyaçtan fazla alınan eşya şeytanîdir. Nefsimizi kibrimizi beslerken aynı zamanda hep aç bırakarak daha fazlasına yöneltir bizi. Kentten özene bezene aldığı, çok değer verdiği abajura bir an olsun bakışı değişir. ‘Sen nesin ve ne gereksin’ diye sorar kendi kendine. Hatta abajuru çalıların arasına bırakır. Fakat sonra nefsinin dürtüklemesiyle tekrar gider gece bir hırsız gibi abajurunu geri alır. Uyku tutmaz dayanamaz ve gider alır abajurunu!

Bitirirken…

Sanat konusunda olduğu gibi, hikayedeki karakter çok önem verdiği bir şeye dışarıdan bir gözle bakınca fikir değiştiriyor. Önemsediği ‘şey’ bir anda değersizleşiyor. Sanattan da eşyadan da vazgeçemiyor ama onları gözümüzde resmen bitiriyor, bitirilebileceğini ispat ediyor.

Babam, yaşadığı dönemin en seçkin sanatçılarından biriydi. Fakat kendisinde de yazar-şair arkadaş çevresinde de kibir veya böbürlenme yoktu. Yabancılık hikayesinin sonlarına doğru alıntı yaptığı şu anekdota göz atalım.

”Geçen karşılaştığımızda geniş bir halkanın aşında oturuyordunuz ne kadar da doğruydu söyledikleriniz emin olun sağolun. Dehşet verdi gurur hakkında söyledikleriniz ve gördüm en sefil bir kişide bile bir dağ gibi olabiliyordu o, ben sefilim derken bile ve ben günahkârım derken bile. Hatta bakın (Habib-i Acemî (r.a.) şöyle diyordu: “Allah Teâlâ beni huzuruna dikip, içinde nefsin ve şeytanın nasibi bulunmayan bir tek secde getir de bu yüzden seni Cennete koyayım; buyursa, ben derim ki: Ya Rabbi benim buna gücüm yetmez.) / Böyle biri böyle derse nice olmalı kıraathane halkasının hali kardeşim. / İmam-ı Şârâni”

Ve Yaşamak kitabında şöyle der:
Şimdi başka bir ülkede, milyonlarca insanla yanyana ve kimsenin birbirinden üstün olmadığı bir şekilde hesaba çekildiğimizi düşünün…

Yazan: Ahmet Zarifoğlu

YORUM YAZ