BİR YABANCININ GÜNLÜĞÜNDEN

0

İnsan en çok önemsediği şeyleri mi hatırlıyor, yoksa hatırladığı şeyleri mi önemsiyor bilmiyorum. Fakat bir başkaydı biz çocukken sanki her şey. Bir başkaydı masumluk…

Abim ile paylaştığımız bir kutu bisküvinin her seferinde ben fark etmeden oyunun en heyecanlı yerinde bitmesi gibi mesela veya benim her seferinde Süper Mario’nun son levelini abime oynatmam gibi. Daha güzeldi sanki, yemyeşil dağları arkamıza aldığımızda uçsuz bucaksız gibi görünen Karadeniz’deki gün batımı. Ve güzeldi içimizdeki samimiyet…

Herkese inanabilmek güzeldi ve güzeldi teyzemin evde haykırarak okuduğu şiirler. İlk şiirimi onun dudaklarından ezberleyecek kadar güzeldi hem de. ”Senin kalbinden sürgün oldum ilkin” diye başlayan bir şiiri 9 yaşındaki bir çocuk neden severdi bilmiyorum, ama inanın bana, hala unutamayacak kadar güzeldi.

Haberlerdeki al yanaklı, ak saçlı dedenin, sırf yüzündeki nur sebebinden samimiyetine inanacak kadar masum, Fadime Şahin olaylarının anlamını anlamayacak kadar temizdi gözlerimiz.

Aradan yıllar geçti ve biz büyümeye başladık…

Başka bir ülkede, başka sabahlara açtık gözümüzü. Hâlâ teyzesinin okuduğu şiirlere hayranlıkla bakan küçük kız vardı kalbimde, fakat farklıydı her şey.

Sokakta yürürken, ”Buraya ait değilsin! Nereden geldiysen oraya geri dön!” nârâlarına alışacak kadar değişmişti bu ruh; yabancı olduğunu her zerresinde hissedecek, ters bakanlara usanmış bir şekilde susacak kadar hatta…

Benimseyemedim nedense, beğenmedim, ben değildim, vatanım değildi işte, sevmiyorlardı bizi, istemiyorlardı. ”Git!” demeye cesaret edemeyenlerin bahaneleriyle doluydu tüm muhabbetler…

Almanya bize hiç hoş geldin dememişti kanaatimce. Sokakta üzerine yürüyüp bile bile çarpanlarla, trende küfür savuranlar, utanmadan üzerine bir şey fırlatanlar ve Müslümanların zekasından şüphe edenler aynı dili konuşuyorlardı. Bir de örtüme laf gelince her defasında bir ok savruluyordu sanki yüreğime.

ONLAR”dı işte ”BİZ” değildi, sevmiyorlardı, dönmeliydik. Ve ben haklıydım, mazlumdum, ÖN YARGILARI vardı. Savunmaktan başka çare bırakmıyorlardı. Yorulmuştum. Yoruyorlardı.

Sanırım büyüyordum…

Sonra bir gün:

Otobüste karşımda oturan yaşlı, alman bir hanım efendi takıldı gözüme. İtinayla taranmıştı saçları, kıyafeti düzgün, oturuşu asildi. Ve bana bakıyordu. Tekrar, tekrar…

İçimden yine aynı şeyler geçti:

Nazi rejiminde yaşamış olan bu insan benim hakkımda ne düşünebilirdi ki?!

Belli ki beni beğenmemişti.

Bakışlarımı kaçırdım yine.

Havam hiç de yerinde değildi;

İstemiyordum, bir kişi daha bana baskı altında yaşamamak gerektiğini anlatsın,

İstemiyordum, sorsun; yaz sıcağında başörtüsünün çok sıcak olup olmadığını,

İstemiyordum, anlatmayı aslında gönlümün Rabbimin emriyle ne kadar ferah olduğunu…

Güzel saçlarınızı kapatmayın!” nasihatini bir gayrimüslimden daha dinlemek istemiyordu canım.

Kaçırdım bakışlarımı bu yüzden. Cama döndüm yüzümü, güneşe daldım düşüncelerimi. Fakat hala beni inceliyordu o hanım, belli ki fark etmişti rahatsız olduğumu. Belli ki bir meramı vardı, ama anlatmıyordu..

Tam kalkıyordum yerimden, ”Bir saniye” dedi, ”O kadar çok, güzel bir tabloyu andırıyorsunuz ki, bakışlarımı alamadım sizden. Özür dilerim.

Beynime fışkıran kandan yüzümün kızardığını hissettim. Keşkeler donattı fikrimi o anda. Ne kadar da ön yargıyla dolmuştu içim. Teşekkür ettim, insanları koyduğum çekmeceleri görmezden gelmesini umarcasına. Ön yargılarına esir olanlardan biri de ben olmuştum.

Büyüdüm mü? Hayır! Ama yaşlanıyorum galiba, iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek kadar bozulmuş gözlerim…

Yazan: Emine Doğrul

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz