BARUT KOKUSU

0

Sapsarı bir gün doğuyordu yine Zeytindağı’nın doruklarından. Doğmak için var gücüyle kendini dünyaya iten bir bebek gibi, doğmak için gökyüzüne müthiş bir baskı yapıyordu güneş. Sanki yeni bir gün doğması iyi miydi? İyi miydi sahiden bu dünyaya yeni bir bebek gelmesi? Sadece Kudüslü bir Müslüman ise bir bebek hak etmezdi dünyaya gelmeyi.

Fatıma dolu gözleriyle yataktan kalktı. “Artık ağlamayacağım” dedi, ağlayarak eline bir şey geçmeyeceğini farkederek. Hızlı adımlarla aynasına doğru gitti. Büyükannesi Bânâ’dan kalan bu ayna hafif puslanmış, lekelenmiş, üstelik metali aşınıp paslanmış haldeydi. Fatıma’nın henüz onaltı yaşından beri, düşünmekten hızla beyazlayan saçlarını, çökük göz altlarını, bir Filistinli’ye has koyulukta ki dudakların iyi pek de göstermekte başarılı bir ayna değildi haliyle… Uzun uzun baktı kendine, elleri titredi, parmakları uyuştu, sessizlikten saatin sesi ve parmak çıtırtıları adeta inletiyordu odayı. Odada yankılanması garip veya absürt bir olay değildi aslında. Koltukları eski, yatağının aşınmış başlığı ve üzerinde süngerinin sarı yastığı gözüken yatağı, bir kaç adet eskimiş, defaatle hatmedilmiş kitaplarla dolu kütüphaneden başka hiçbir şey yoktu odada.

”Kendine gel!” diye bağırdı. Kudüs’e, Ramallah’a, Şam’a, İran’a, Irak’a, İstanbul’a oradan Saraybosna’ya, hem tüm dünyaya yayılsın istedi sesi. Titreyen sesini düzeltti yalancı bir öksürükle.

”Sen bu toprakların tek umudusun Fatıma” dedi. Bu sözler asla aklından çıkmıyordu işte. Babasının hep söylediği sözleri…

Üç yıl evvel çeyiz alışverişi için gittikleri çarşıda aniden patlayan saatli bir bomba mı yoksa kalbi miydi bilinmez ama patlayan her ne ise Fatıma’dan canı hariç her şeyini aldığı kesindi. Bir eli nişanlısı Ammar’ın elini diğer eli ısrar üzerine yediği falafel tutuyordu.

Acılı bir koku ve Ammar için özenle seçtiği parfümün kokusu birleşti yeniden Fatıma’nın zihninde. Artık otuz yaşında ve ölümün canını yakmayacağı bir halde olan Fatıma ne zaman o iğrenç günü getirse aklına -ki aklından da çıkmazdı zaten- hep kokusundan iğrendiği falafel kokusu, geri döndüğünde yüzüğünden tanıdığı anne babasının vücudundan ayrılmış elleri ve barut kokusu gelirdi aklına.

Alevler yeniden canlandı gözünün önünde. Seslendi kendine. Dahası duvarlara haykırdı, Kudüs’e bağırdı. İsrail’e bağırdı. ”Ben” dedi ”sana canımı, canlarımı, kalbimi bağışladığım Aksa! Şimdi bana söyle hangisi çare! Kafayı yemek mi bu dört duvarda yoksa şu şerefsiz işgalcilere hadlerini bildirmek ve intikam almak mı?”

Aynanın kırık ucunun arasına koyduğu annesi, abisi, erkek kardeşi, babası ve Ammar’la çekildiği fotoğraflarına baktı. ”Ben kararımı verdim anne” dedi… Tek tek hepsini öptü alnından. Abisini, kardeşini, annesini, babasını… Ammar’ın ellerini öptü, simsiyah bir yaş düştü gözünden.

Nefes aldı, verdi, aldı, verdi…

Minik minik gülümsedi…

Bol bol su içti, içti, içti…

Hazırlanmaya başladı. Nişan yüzüğünü taktı, annesinin çok sevdiği mor eşofmanlarını giydi, babasının hediyesi olan saati taktı, başına Filistin bayrağını doladı uzun uzun.

Gülümsedi bir şehide selam verir gibi. Gülümsedi koca bir şehri kucaklar gibi. Hasret kaldığı Aksa’ya ,hürriyete koşar gibi bir hoşnutluk vardı içinde. Abisinin postallarını giydi ayağına büyük gelmesine rağmen. Kardeşinin altın sarısı oyuncak spor arabasını yerleştirdi cebine.

Yeniden gülümsedi. Siyah çantasını aldı. Anahtarı evde bıraktı. Biliyordu dönmeyeceğini. Kapıyı hızla çarptı.

Şimdilerde İsrail denen alıkonmuş Kudüs topraklarına yaklaşırken adımları hızlandı. Üç asker vardı kapıda, gözlerine gözlerine baktı uzaktan. Canını nasıl da yakmışlardı kendi menfaatleri için, hayatıyla nasıl da oynamışlardı. Kapkara bir öfke kapladı Fatıma’yı.

Sessizce ilerledi, en tenha yerde yaklaştı derinden bir nefes aldı. “Geliyorum” dedi. Tam atlayacağı sıra işgalcilerden biri gördü Fatıma’yı. Hızla fırladı yerinden. O koşuyordu ama Fatıma için zamanın durmasına ramak kalmıştı.

Tellere takıldı ayakları. Kesildi, kanadı…
Askeri üsse kadar taşıdı Fatıma’yı ayakları, tam önünde durdu üssün. Çantasını kavradı.
Saniyeler gelmedi, geçmedi. Fatıma içinde ölümün soğukluğunu, intikamın hazzını taşıyordu. Burnuna önce falafel, sonra da Ammar’ın kokusu geldi.

”Geliyorum” diye bağırdı bu kez tüm dünyaya.
Kumandası elinde olan bombanın kırmızı tuşuna, akan kanını, çıtlayan parmaklarını, titreyen ellerini, ağlayan gözlerini ve gülen dudaklarını son kez hissederek bastı.

Ve sonra…

Acı bir barut kokusu…

Yazan: Bükre Naz Nazlı

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz