AKABE

0

Bugün yine beynimi yakan bir şarkı eşliğinde -zımbırtı desem daha münasip olacak- üstüme bekletilmekten buz gibi olmuş bir çayın dökülmesiyle uyandım. Tuhaf mı buldun yoksa? Nesi tuhaf, işte bu benim günlük rutinim! Her sabah aynı vakayı yaşamama rağmen bir türlü öğrenemedim kahvaltı saatlerinde çöpün yanında durmamayı. Bu benim için hayati bir risk taşımasına rağmen her gün aynı hatayı yapıyorum. Ne yapayım ama? Doğup büyüdüğün, hatta yaşlanmaya doğru ilerlediğin yeri öylece bırakıp gitmek kolay mı sanıyorsunuz? Her gün aynı hatayı yapıp burada bulunmam doğup büyüdüğüm yere sadık olmamdan mı, benden küçüklere iş öğretiyor olmamdan mı, fedakâr olmamdan mı, kendi menfaatlerimden mi? Cesur olmamdan mı yoksa cahilliğin verdiği bir korkusuzluktan mıdır bilmiyorum. Bildiğim tek şey önümde bir dolu seçenek var ve kararsızım. Alın siz karar verin hangisini yakıştırırsanız artık efendim… Her gün ta geceden buraya kurulur ve günün yavaş yavaş aydınlanışını izlerim. Zira burası bulunduğum mekânın yüksek köşelerinden biridir. Bugün bir yeni güne daha şahit oldum. Bir gece daha sabah beşi buldu; gün yine aydınlandı, tezgahın karşısındaki pencerenin perdesinde beyazlık hafiften belirmeye başladı. Az biraz kuş sesleri gelmeye başladı yine kulağıma. Haydi gözüm aydın bir yalnız geceyi daha sabah ettim. Bir sıradan dünya günü ve bir soğumuş çay daha beni bekliyor diye düşündüm. Şu çayla boğulup ölsem bile farkına varmayacak olan dünya, her gün sabaha ulaştırarak kucaklıyor beni; burada yaşayan bir yaratık daha varmış, hadi onu da sabaha vardıralım da ayıp olmasın gözüyle. Vardırıyor sağ olsun, işte böyle her sabah… Sonradan farkına varıyorum ki beynimi yakan zımbırtı dediğim o şey Ayşe Hanım’ın açtığı şarkı. Kadınların genelinde böyle bir şey var sanırım. Ev temizliği yaparken ya bir şeyler mırıldanırlar ya da dinlerler. Yani şimdiye kadar yaşadığım yerlerde hep buna şahit olmuşumdur. Ayşe Hanım da bunlardan biri. Günde beş defa gelip Allah’ın emriymiş gibi oturduğum yeri çamaşır suyu ile silmese iyi kadındır aslında. Hele o spreyler, ilaçlar, envai çeşit temizlik malzemesi beni benden alıyor. Nereye kaçacağımı şaşırıyorum. Şimdiye kadar hep yakalanmaya ramak kala paçayı kurtarmayı başardım. Fakat gittikçe zorlaşıyor, malum yaşlanıyorum… Ayşe Hanım’ın mutfağı toplarken çıkardığı tabak çatal tıngırtısına arka odadan şiddetle artarak bir ses karışıyor:

–Arkadaşım eş arkadaşım şek arkadaşım eşşeeek!
–Annee! Şarkının devamı nediir?
–Arkadaşım eş arkadaşım şek, annee sana diyorum!

Ah şu munzur çocuk. Tatlı tatlı şarkı söylediğine bakmayın. Akşama kadar annesinin başının etini yiyen tiplerden. Parmağını her şeye sokar. Bilhassa benim mekâna. Aman sakın keşfetmesin yerimi hafazanallah! Bir yemediği kaldı beni. Gerçi geçen gün bizim arkadaşa parmak basmışlığı da var. Elimden ninja kaplumbağa olsan anca kaçarsın. Beni bu yaşlı halimle az mı yordu yıllardır? Munzurdur fakat sevilir. Hani şeytan tüyü var derler ya onun gibi. Gerçi küçücük çocuğa şeytanımsı benzetmeler pek yakışmıyor ama neyse. Velhasıl sevimlidir işte evin ufaklığı. Her şeyin küçüğü güzel demezler mi? Ne kadar doğru. Ben de küçükken güzelceydim. İnsanlar minik diye incitmeye kıyamazdı. Şimdi gördükleri yerde aman Ya Rabbim söylemek bile istemiyorum! Ufaklık şarkının tamamını öğrenmiş. “Kaç gün oldu saymadım köyden göçeli!” diye bağırıyor. Bu sıralar yeni bir âdet çıkardı, ellerini sağa sola ve yukarı aşağı sallayarak şeytanları dövdüğünü iddia ediyor. Sanki tüm melekliğiyle şeytanları kendine çekiyormuş gibi… Geçen gün yine elini kolunu sallarken çöp kutusuna çarptı. Sayesinde uçmayı da tatmış oldum. Bugün de böyle geçti, Ayşe Hanım’ın klasik bir hafta sonu temizliği ve benim yaşam mücadelelerim… Gökyüzü artık perde perde kararmaya başladı. Maviden kızıla çalan, daha sonra lacivertleşmeye doğru yol alan bir renk var yine. Yıldızlar bir elin parmağını geçmeyecek sayıda. Oysa bir yük kamyonunun içinde buraya gelmeden önce öyle miydi yaşadığım yer? Sanki yıldızların içinde bir gök vardı orda. Hep bir yıldızın köşesine oturup dünyayı oradan izlemek istemişimdir. Ama gücümün yetmeyeceği kadar uzak mesafedeymiş orası, öyle duydum. Burada havanın kirli oluşundan görünmüyormuş yıldızlar. İstanbul böyle imiş; az yıldızlı, çok hüzünlü. Herkes uyuyunca uyanır ve dünyayı aydınlatırmış yıldızlar. Aydınlanmanın sadece zifiride mümkün olduğunu göstermeye çalışır gibi. Penceremin pervazında konuk ederken mavi göğü ben, dışarıdan tıkırtılar geldi. Merdivenlerde tıkır tıkır ritim tutmuş olan ses Cahit Bey’in siyah kundurularını işaret ediyordu. Her gece bu saatlerde tüm ev ahalisi uyurken duyarım aynı ayak seslerini. Ve daha sonra anahtarın yuvasına giriş sesini duyarım. Ardından sol elin sağ tarafa doğru çevrilmesiyle bir tık sesi daha gelir. Bu seslerin sarrafı oldum. Artık anlarım ki Cahit Bey gelmiştir, şuanda da olduğu gibi. Cahit bey asla sağ elini kullanamaz böyle işlerde, solaktır o. Bazıları solak olanların daha zeki olduğunu söyler durur ya hani Cahit Bey’in zekası bunu ne kanıtlar ne de reddeder. O, bilinmeyen denklem gibidir. O; ne gündüzdür ne gecedir, sabah namazı vakti gibidir. O; ne cennettir ne cehennemedir, araf gibidir. Bir tuhaf adamdır anlayacağınız. Belli belirsiz… Fakat hislerim bana zeki bir adam olduğunu söylüyor. Zaten kesin hüküm gibi fikirleri olanlardan uzak durun derim ben. İnsan dediğin kuşku duyacak Allah’tan başkasına. Sorgulayacak. Sevecek, benimseyecek ama bir şeylerin yanlış olma ihtimalini göz ardı etmeyecek. İnsan dediğin reddedecek. Ret, sadece kötülüğe ait değildir fikrimce. Şüphesiz ki tüm kabuller ret ile başlar. Yaratıcını büyük bir “Lâ” ile kabul etmiyor musun? “İlah yoktur!” demiyor musun Allah’tan başka? “Lâ ilâhe!” İşte en kutsal kabule giden en büyük ret. Cahit Bey diyordum, nereden geldim bu konuya? Cahit Bey işte Cahit Bey… Beni düşünmeye sevk eden bir kişilik. Bir çalışma masası vardır üzerinden mumu eksik olmayan. Geceleri elektrik kullanmaz bizim Beyefendi. Ayşe Hanım sevecen bir tavırla alay eder onunla. Azıcık fazla düşünüyor diye entel dantel beydir onun adı evde. Heyhat! İnsanlar düşünmekten o kadar uzaklaşmış ki, olması gerektiği seviyede düşünceye sahip olan insanları farklı görüyorlar. Neyi farklı efendim? İnsan olmak gerektirmez mi düşünmeyi zaten? İnsan olmak gerektirmez mi hüznü? Yalnız hüznü vardır kalbi olanın, diyerek hüznün ehemmiyetine dikkat çekmemiş mi zarif bir adam? Ah şu insanlar, neden mutlu olmayı kalplerinde büyütürler de hüznü yetim çocuk gibi bırakırlar?… Neden varmazlar hüznün ve düşüncenin güzelliğinin farkına? Tek temennim Cahit Bey’lerin sayısının çoğalması. Zira beni bile hayvan halimle insan yapıyor bu adam… Sahi, ben size kim olduğumu söylemedim değil mi? Af buyurun unutuyorum, yaşlılık hali. Ben kışları pek ortalıkta gezinmeyen, yazları da mutfaktaki çöp kutusunun yanından pek ayrılmayan, tüm elektrikli süpürge katliamlarına rağmen aylarca sağ kalmayı başarmış ve artık bu evin gediklisi olmuş bir karıncayım. Aslında bakarsanız unutkanlık bir bahane. Size kendimi en başta tanıtmak istemedim. Çünkü biliyorum ki hiç biriniz bir karıncayı önemseyip dinlemek istemezdi. Zira siz insanların yıkamadığı kocaman bir put daha var, o da ön yargı… Ve ben şimdi gün aydınlanmadan köşeme çekilip tekrar dünyanın yenilenişini izlemek istiyorum. Zira tefekkür edenler için birçok kapı vardır.

Görüşmek üzere…

Yazan: Sema Altındağ

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz