81. GÜN

0

Yokluğun bir uğultu gibi beynimi ve kalbimi işgal etmiş halde. İnsanın en çok sevdiği birinin günün birinde aklına zarar verebilme ihtimalini düşünmek ne de garip. Hatta seninle ilgili bir şeyler düşünmek artık çok daha acı Mona. Senin toprağın altında olduğunu bilmek, bir daha geri gelmeyeceğini, telefon rehberinde hiç aranmayacak olduğunu bilmek Kaf Dağının ardındaki acıyı tarif ettiriyor bana. Acının ilk evresi şokmuş. Akşam haberlerinde spikerin mutfağından normal bir şekilde çay alır gibi adını bir cinayet haberinde söylemesi ve benim bunu duymam ile annemin beni yerden kaldırması ile öğrendim. Beynim bu dünya ile irtibatını kısada olsa kesmeye çalıştı gitti ve gelmesini hiç istemedim doğrusu. Kafamda bir karınca sürüsü bu gerçeklik ile taarruza geçti adeta. Kendimi seksenlerde çekmeyen ve tekmelenen siyah beyaz bir televizyona benzettim. Bir soğukluk vurdu bedenimi ve bu senin buz kesmiş bedeninin gasilhane de yatırılışın ile aynı sanırsam. Hissiz ve korkunçtu. İkinci evre: Reddediş oldu. ”Malum insan en çok sevdiğine yakıştıramıyor ölümü.” Bir ondan beri kalsın istiyor ölüm. Azrail hep uzağa gitsin. Ne garip insanlarız biz yahu. Ekmek kadar su kadar gerçek olan şeyi neden kabullenmiyoruz ki? Zaten en acımasız olanını “Kabulleniş” olarak adlandırıyoruz da bu yüzden. Ürkütücü bir sessizlik bu kabul ediş. Bir o kadar da içimizin kendi içinde bir arabesk orkestrası kurması. İçinde fırtınaların en köklü bağlarını kopardığı, vücudunun her zerresinde seni bir virüsün günden güne tüketmesi bu. Evet böyle işte. Dile kolay, akla zarar kalmak bu kadar işte. Gidenler kalanları az da olsa düşünsün lütfen. Çünkü unutmak yok. Alışmak var. Her gün o unutma fiili ile yaşamaya çalışamamak var. En dayanılmazı da bu olsa gerek. Ya da hayır hayır bu bir nimet. Allah’ın kullarına unutma yahut alışma nimetini vermesi. Düşünsene acının tam doruğundan atlar iken zaman ya hep orada dursa. Çıldırtıcı tek kelime ile değil mi? Rabbim ne büyüksün. İçime bir inşirah lütfen. Güneş sıcak değilmiş aslında yokluğunda Temmuz sıcağında yanarken hissettim. Resimler de güzel değilmiş. Ne Mona Lisa ne de Çığlık tablosu. En güzeli senin bulunduğun çerçeve imiş. Zaten sende hep Sezen’in Çerçeve şarkısını severdin. Gidişlerin normal şartlarda -hayatta iken- güzeldi senin. Senin gidişin hiç kolay olmadı Beyaz Zambak. Otobüse biner gibi gitmeni tercih ederdim. İnan ki terminalde bir ömür beklerdim seni. Merak etme tüm ülke az da olsa bir günlüğüne yasa boğuldu ve sabaha unuttu. Gidişin her sabah boğazımda yutkunamadığım bir düğüm oldu benim. Geceleri gözlerimden yastığa süzülen iki damla tuzlu su oldu. Buz Dağının görünmeyen kısmında yaşamak da biraz üşüttü doğrusu. Kış mevsiminde soğuk havada bildim ki hep üşümüştür ellerin, benzi atmıştır al yanaklarının, yeşil gözlerine damlalar üşüşmüştür, sarmıştır dört bir yanını toprak. O vakit ne zaman düşünsem seni bende salarım ellerimi dört bir yana. Bırakırım kendimi kar tanelerine. Teslim ederim kendimi ölü mevsime. Bir nebze olsun nezdinde bulunmak beni teskin etsin diye. Sahi en son ruhun parmak uçlarından ayrılırken, tüylerin diken diken olurken, kan o yeşil gözlerine yavaş yavaş dolarken, sıcak ellerin birden bire soğumaya başlarken ne düşünmüştün? Anneni mi? Beni mi? Kahvaltı masasında kalan yarım bardak çayını mı?

Yazan: Safiye Ceber

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz